Tarihi ve yarını, geleneği ve moderni tıpkı şehrin dört bir yanını birbirine bağlayan geniş kavşağı gibi buluşturan capcanlı bir İstanbul semti Acıbadem.

Acıbadem hakkında yazarken biraz tedirgin basıyorum tuşlara. Zira biliyorum: Acıbademliler, Acıbadem’in güzelliğinin reklamının yapılmasından pek hazzetmezler. Siz deyin tuhaf bir kıskançlık, ben diyeyim “Adamlar haklı arkadaş, İstanbul’un göbeğinde böyle huzurlu muhitim olsa ben de herkeslerden gizler, lafını ettirmezdim.” Kapı önlerinde limon ağaçları gövermiş Acıbadem apartmanları arasında dolaşırken bu hakikati iyice anlıyorum. Dört katlı, pek çoğu kendi küçük bahçesine sahip, geniş caddelerin yanlarına dizilmiş nizami apartmanlarıyla, İstanbul’da mahalle kültürünün hâlâ capcanlı yaşadığı nadide semtlerden burası. Mahalleli sokakta yürürken birbirleriyle selamlaşıyor, ne talih! 

Acıbadem’i İstanbul için kıymetli kılan yalnızca sakin evleri ve boylu boslu ağaçları değil elbette. 1600’lü yıllardan beri yerleşimin olduğu; şimdi yerinde yeller esse de ağaların ve paşaların köşkleriyle dolu; bademlikleri, çayırları, bahçeleri meşhur eski İstanbul semtinden söz ediyoruz. Sultan II. Mahmut’un “bin adım mesafedeki yumurtayı vurduğu” noktaya dikilen nişan taşının -bugün apartmanlar arasında sıkışsa da- hâlâ ayakta olduğunu ve bir durağa ismini verdiğini de not düşelim. Bu görmüş geçirmiş taşla sessizce iki lafın belini kırmak isterseniz Acıbadem Caddesi’nden Çamlıca’ya doğru çıkarken sağda kalan Nişantaşı bölgesinde bulabilirsiniz. Ben de buldum ve oradan Acıbadem Caddesi’ne dönerek semtin temiz havasını içime çeke çeke yürümeye koyuldum. Yarısı Üsküdar’a, yarısı Kadıköy’e ait, Anadolu Yakası’nın bu iki kimlikli semtini daha yakından tanımak istiyorum. 

Metropolleri caddelerinden tanırız. Kaldırımların genişliği; sıra sıra mağazalar, kafeler, mabetler, okullar, kütüphaneler, pastaneler, çiçekçiler, simitçiler… Şehre nam salmış her büyük caddenin böyle kadim sakinleri olduğunu anımsıyorum yürürken. Acıbadem Caddesi tastamam bu caddelerden biri. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi binası, Ahmet Ratıp Paşa Köşkü’nde eğitim veren Çamlıca Kız Lisesi, 1900’lerin başında inşa edilmiş Safter Köşkü gibi tarihî yapılar; modern kafeler, hızlı yemek restoranları, Gaziantep’ten Paris’e farklı mutfaklarla bir arada, uyumla yaşayıp gidiyor. Çamlıca Kız Lisesi öğrencileri 10 sene kadar önce Ahmet Ratıp Paşa Köşkü’nü boşaltmak durumunda kalmış. Ama merak buyurmayın, İstanbul’un en yaşlı okullarından olan lise köşk arazisinin içindeki yeni binasında eğitime devam ediyor; bu arada köşk de restore ediliyor. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin dâhi sanatçısı Mimar Kemaleddin Bey’in eseri olan köşk, yetkililerden müsaade istedikten sonra dışarıdan da olsa görülebilir. Bu sınırlı ziyaret bile ahşabın ihtişamı karşısında “Vay be!” dedirtiyor. Birazdan lisede dersler bitecek, gençler caddeye akın edecek. Bir an önce bir çay içip rota çizmeli. En iyisi semtin emektar pastanesi Badem Tat’a uğramak. 

Badem Tat, Acıbadem ile özdeşleşmiş en eski müessese; kendi deyişleriyle “Acıbadem’de bir lezzet ikonu”. Caddenin Kadıköy istikametinde, Safter Köşkü’nden hemen önce, Zeamet Sokak’ın köşesinde buluyorum semtin tatlı mazisini. 1957’de Rizeli Ahmet ve Cavit Okan kardeşler tarafından yine Kadıköy’de, Yıldızbakkal’da açılan pastane, 1966’da Acıbadem Caddesi’ne taşınmış. Şimdi Cevdet Okan oğulları tarafından işletilen kuruluş şube açmadan, lezzetinden şaşmadan Kadıköylüleri kuşak kuşak büyütmüş. Artık tüm Türkiyece meşhur olan Acıbadem kurabiyesinin mucidi de Badem Tat Pastanesi. 

Acıbadem İstanbul gezginleri için ilginç bir nokta. Şimdiye dek anlattıklarımdan gözünüzde Kuzguncuk gibi şirin bir sahil mahallesi yahut Arnavutköy gibi korunaklı bir eski İstanbul muhiti canlandıysa iyi anlatamadım demektir. Zira Acıbadem bütün güzelliğinin, sükûnetinin, düzeninin yanında, İstanbul’da ulaşım ağının kesiştiği noktalardan biri. Hem metrobüs hem de metro semtten geçiyor. İki kıtayı deniz altından bağlayan Avrasya Tüneli’nin girişi de Acıbadem’e açılıyor. Kadıköy rıhtımına yahut Üsküdar vapurlarına 10 dakikada ulaşmak işten bile değil. Dolayısıyla sokaktaki insanlar üçe ayrılıyor: Acıbademliler, okula yahut işe gelenler, İstanbul’da A noktasından B noktasına ulaşmaya çalışırken semtten geçenler. 

III. Selim’in ve sonrasındaki padişahların çeşitli zatlara bağışladığı Acıbadem toprakları, XX. yüzyıla kadar geniş bahçeli ahşap köşklerle doluymuş. Dörtyol Kavşağı civarındaki bademliklerden aldığı ismiyle Acıbadem’in şehrin ileri gelenlerince bu denli sevilmesi biraz da bu sebepten belki. Şehrin tarihinden bahsetmişken, Kalkedon döneminden kaldığı düşünülen su terazisini de unutmayalım. Diğer su terazilerine benzemeyen yapı, sur duvarı kalıntısı muhtemelen. Restore edilmiş terazi bin yıllık öyküleriyle ziyaretçilerini bekliyor. 

Acıbadem’de dolaşırken tek bir eksiklik hissediyorum: Bir Üsküdarlı olarak alıştığımın tersine, burada park görmek güç. Ancak semtin avantajlı konumu bu sorunu da çözüyor çünkü Anadolu Yakası’nın en güzel koruları Acıbadem’e komşu. Çamlıca’ya doğru çıkmak isterseniz Küçük Çamlıca Korusu, Altunizade’ye doğru yönelirseniz Validebağ Korusu ve mahallenin orta bahçesi kabul edilen Koşuyolu Parkı Acıbadem’e gelmişken soluklanabileceğiniz yerlerden. 

Bunca yürümenin ardından cadde üzerindeki şık lokantalardan birinde akşam yemeğimi yiyor ve İstanbul’un çeşitliliği için bir kez daha şükrediyorum. Gezmek, yemek-içmek, maziye temas etmek, şehri teneffüs etmek… Kendinize bulacağınız sebep hangisi olursa olsun Acıbadem isteğinize karşılık verecek ve buraya uğradığınıza kesinlikle değecek.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi