Stockholm’ü yeterince tanıdığıma inanmışken, sıradan bir soru bu şehrin gözümden kaçmış güzelliklerle dolu olabileceğini hatırlattı bana.

Ailevi sebeplerle defalarca gittim Stockholm’e. Özellikle de küçükken her yazı, şubat tatilini ve bayramları burada geçirirdim. Stockholm’e gidecek bir arkadaşım metro istasyonları turunu kendisine önerip önermeyeceğimi sordu bana bir gün; o zaman fark ettim ki araba nerede yıkatılır, eylülde mantar toplamaya nereye gidilir gibi yerel konularda en güncel bilgilerle doluyken turistik Stockholm faslında hayli paslanmışım. Stockholm’ü iyi tanıdığını sanan bir seyahat yazarı için yenilir yutulur bir durum değildi bu. Bu sefer yola daha büyük bir merakla çıkıyorum ve gözlerim açık mı açık! 

Baba yarısı saydığım Patrick’i arayıp “Uygunsa bu sefer evinizi otel olarak kullanmaya geliyorum.” dedim. Beraber vakit geçirmeyeceğimize biraz bozulduysa da her gidişimde kendisine paket paket Antep fıstığı götürdüğümden hemen ikna oldu. Antep fıstığına bayılır. Gerçekten de tasarımdan yemeğe birçok şeyin en iyisini Stockholm’de bulmak mümkün. Fıstık hariç!

Eşim Bilgehan ile kendimizi sokağa attık erkenden. Amacımız turistik Stockholm’ü gezmek olsa da benim için anılarla dolu Stadsbibliotek’i göstermek istedim kendisine önce. Türkçe dâhil 100 dilde 1 milyonu aşkın kitabıyla bu kütüphane İsveççe bilmediğimden bir zamanlar benim için bir vahaydı. Avrupa’daki bazı kütüphaneler gibi Hogwarts ile yarışan bir tasarımı yok. Aksine, tüm İsveç tasarımları gibi gücünü yalın, fonksiyonel ve erişilebilir olmaktan alıyor. 

Geçmişe özlemle kütüphanede hızla gezdikten sonra günün programını tatbike başlıyoruz. Planımız Stockholm’ün tarihî merkezini ve hipster mahallesi Sodermalm’ı gezmek. 

Fika’sız bir Stockholm gezisi düşünülemeyeceği için bir kafede oturuyoruz. Fika kabaca “kahve molası” olarak Türkçeye çevriliyor ama aslında odağında bolca kafein olan köklü bir ritüel. Yavaşlamayı, zamanı nitelikli geçirmeyi ifade ediyor. Ele alınıp gidilen ya da bilgisayar başında alelacele içilen kahve pek de fika olmuyor. Birer kahve söyleyip içimize dönüyoruz. Yanına bir de İsveç’in meşhur tarçınlı rulosu kanelbullar… Tam bir huzur çemberi içindeyiz. 

Fika, İsveçlilerin hayatta denge arayışının kahvede vücut bulmuş hâli bir anlamda. Stockholm’ü en çok karakterize eden bu harmoni belki de. 14 adanın birleşmesiyle oluşmuş şehirde su kadar kara, bina kadar yeşil alan, gelenek kadar yenilik, üretkenlik kadar da keyif var. 

Ne var ki yavaşlamak bize pahalıya patlıyor: Bir saat sonra başlayacak Gamla Stan turuna yetişebilmek için Kungliga Slottet’i (Ana Kraliyet Sarayı) koştura koştura gezmek zorunda kalıyoruz. İsveç anayasal monarşi ve parlamenter demokrasiyle yönetiliyor. Kraliyet ailesi her ne kadar Drottningholm Sarayı’nda yaşamayı tercih etse de resmî ikametgâhı burası. Parlamento Binası da sarayın komşusu. Denge arayışı kendini yine hissettiriyor.

İnternetten bulduğumuz ücretsiz yürüyüş turumuzun başlangıç noktasına nefes nefese varıyoruz. Gamla Stan, Stockholm’ün 1252’de kurulduğu yer. Dünyanın en iyi korunmuş Orta Çağ yerleşimlerinden biri. Daha önce defalarca katettiğim taş döşemeli dar sokakları ilk kez yaşanmışlıklarını bir rehberden dinleyerek geziyorum. Eski Gamla Stan’da evlerin pencerelerinden atılan çöplerin sokaklarda biriktirilmesi, kaldırılmadan toprak ile örtülerek üzerine Gamla Stan’ın bazı yerlerinin inşa edilmiş olması gibi detaylar dinleyicileri şoke ediyor. O günden bugüne İsveç kendi çöpünün yüzde 99’unu geri dönüşüme kazandırıyor, hatta geri dönüştürmek üzere yurt dışından çöp satın alıyor. Takdire şayan!

Turdan sonra eski şehir ile vedalaşıp Sodermalm’a geçiyoruz. Fotografiska Müzesi gördüğüm en yenilikçi fotoğraf müzesi. Birbirinden güzel dört sergi gezdikten sonra en üst katındaki kafesinde muhteşem bir Stockholm manzarası ile karşılaşıyoruz. Karnımız çok aç, menü de cazip ama biz kendimizi İsveç köfteye saklamaya kararlıyız. 

Çıkar çıkmaz ilk işimiz mahallenin ünlü köftecisi Meetballs For The People’a gitmek oluyor. Köfte İsveç’e Türkiye’den gitmiş ama burada yerel malzeme ve yorumla yeni bir lezzet bulmuş. Menüde geyik etinden danaya, çeşit çeşit et ile yapılmış köfte var. Depoları doldurduktan sonra tekrar sokakları gezmeye başlıyoruz. 

Sodermalm şehrin en sanatçı ruhlu yeri. “Stockholm’de kalıcı olsam burada yaşardım.” diyorum kendi kendime hep. Vintage mağazalarını, plakçıları, tasarım dükkânlarını karıştırmak; kendine has stilleri olan insanlarını gözlemlemek ve galeri gezmek için harika bir yer. Birbirinden tatlı kafeler arasından birini seçip ikinci kez fika’ya oturuyoruz. Dünyanın en çok kahve tüketen ülkelerinden birindeyiz, İsveç’teyiz, burada üç dört fincan normaldir!

Sodermalm’ın tadı damağımızda kalsa da, güne birkaç da metro istasyonu sıkıştırmak istediğimiz için harekete geçiyoruz. 1950’lerde sanatın tüm sosyal sınıflara erişebilmesi amacıyla metro istasyonları eserlerle donatılmaya başlanmış. 100 metro durağının yaklaşık 90’ında sizi sürprizler bekliyor. Solna Centrum, T- Centralen, Stadion, Mörby Centrum, Kungstradgarden aralarından en beğendiklerimiz. Bu tura çıkmamıza vesile olan arkadaşıma da metrodan fotoğraf atmayı ihmal etmiyoruz tabii.

Bir zamanlar kralın av sahası olan, bugün ise dünyanın en güzel birkaç müzesine ev sahipliği yapan Djurgarden’e gidiyoruz ertesi gün. İsveç donanmasının göz bebeği Vasa savaş gemisi 1628’de suya indirildikten birkaç dakika sonra batıvermiş. Gitmeden önce “Batık bir gemi işte.” dediğim Vasa Müzesi hem geminin görkemi hem de modern müzecilik anlayışı ile üzerimde büyük bir etki bırakıyor. Tavsiye isteyenleri artık buraya da yönlendireceğim, kesin!

Çocukluğumda defalarca geldiğim Skansen’i Bilgehan ile tekrar geziyoruz. İsveç’in dört bir yanından getirilen 150 geleneksel bina kendi döneminin yaşam mizansenleri ile burada sergileniyor. Eyercinin dükkânına girdiğinizde geleneksel kıyafetleri içinde eski yöntemlerle eyer yapan birini görüyorsunuz mesela. Ziyaretimden en az çocukluğumdaki kadar keyif alıyorum. 

Stockholm’ün ünlü nordik bistrosu Oaxen Slip’te Patricklerle buluşuyoruz gün biterken. “Turistliğini yaptın, cevaplarını buldun mu Duygu?” diyor. “Evet.” diyorum. “O zaman mantar toplamaya dönebilir miyiz?” diyor. Gülüşüyoruz.  

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi