Oyuncu, komedyen, yapımcı ve yazar Will Ferrell ile bir araya geldik ve kendisinin Avrupa maceralarını, Yokuş Aşağı ve Eurovision filmlerini konuştuk.

Will Ferrell daha öğrenciyken komedi skeçlerinde oynamaya başlamış. Ancak müzisyen babası maaşını hiç zamanında alamadığı için, Ferrell gösteri dünyasına katılmak istememiş. Mezun olduktan sonra farklı işlerde çalışan Ferrell nihayetinde Los Angeles’a taşınmış ve annesinin tavsiyesi üzerine Groundlings adlı komedi grubuna katılmış. Saturday Night Live’ın (SNL) yapımcısı Lorne Michaels tarafından keşfedilmesi hayatının dönüm noktası olmuş. Yedi yıl boyunca başarılı bir şekilde şovda sahne almış ve tüm zamanların en iyi Saturday Night Live oyuncusu seçilmiş. Şov süresince birçok filmde rol alsa da kariyerinin patlama noktası SNL’den ayrıldığı zaman olmuş. 2003’ten bu yana Ferrell, hem eleştirmenlerin övgüsünü alan hem de gişe hasılatı fazla olan birçok popüler filmde rol alan bir oyuncu.


Basketbolu sevdiğinizi biliyorum. Sizi Lakers maçlarında birçok kez gördüm. Kobe Bryant, Türk Hava Yolları’nın küresel marka elçisiydi. Kobe ile yaşadığınız ve bizimle paylaşmak istediğiniz anılarınız var mı?

Kobe’nin ölümünden sonraki ilk Lakers maçını izlerken çok duygulandım. Lakers takımı Kobe’yi çok güzel onurlandırdı. Hepimiz duygulandık, çok şaşırdık. Haberi öğle arasında, Sundance Film Festivali’nde aldım. Röportajlarıma devam etmem gerekiyordu ve o gece Yokuş Aşağı filminin galası vardı. Hepimiz durduk düşündük, gün nasıl biter diye merak ettik. Neyse ki filmden konu açılması dikkatimizi başka yöne yönlendirmemize yardımcı oldu. Kobe ile birçok kez buluşmuştum; Babalar Savaşıyor (2015) filminde küçük bir rol almıştı. Bize “Kobe çekimlerin hemen bitmesini istiyor, akşama maçı var.” denilmişti ama tam tersi oldu. Kendisine ihtiyacımız olan süre boyunca sette kaldı. Hafızam beni yanıltmıyorsa, bir basın konferansında, benim Kobe Bryant hikâyesinde Kobe Bryant rolünü oynamamı istediğini söylemişti. “Mükemmel olmaz mı?” demişti. Bunu hatırladıkça hep gururlanacağım. Düşünsenize,17 yaşındayken draft edilmiş, NBA’de büyümüş. Kolay olmasa gerek. Yaşamı boyunca kendini geliştirip o tanıdığımız olağanüstü adam, eş ve baba olmuş. Tabii meslekteki başarılarını da buna eklemek gerek.


En son filminiz Yokuş Aşağı’yı zevkle izledim. Evli bir çifti çok gerçekçi bir bakış açısıyla anlatmış. Orijinal film, eşinizin de memleketi olan İsveç yapımı. Kısmen de olsa bu sebeple mi filmi çekmek istediniz?

İsveç ile olan bağlantı tamamen sonradan gelişmiş bir tesadüf. Ajanslarım vasıtasıyla bana Jessie Armstrong adaptasyonları gönderilmişti, yani İsveç yapımı bir film olduğunu duymuştum. Kendi senaryomuzu okumadan önce Turist (2014) filmini izlememiştim. Projeyi çok sevdim. Julia (Dreyfus) ile oturduk ve o kadar zaman Saturday Night Live’da beraber vakit geçirmemiz nedeniyle insanların birbirimizi çok iyi tanıdığımızı sanmalarına rağmen, o an ilk defa yollarımızın gerçek manada kesiştiğini keşfedip kahkahalara boğulduk. Filme âşık olduğumu söyledim; o da filmin tonunu anlamam için orijinal filmi izlememi tavsiye etti. Tabii birebir aynısı olmayacak ancak kopyalamaya çalışacağımız bazı unsurlar olacaktı. Daha sonra filmi izlemekle kalmadım, aynı zamanda bir kış gezisinde iki ailenin tamamını filmi izlemeye zorladım. Film çok iyi, ilginç ve farklı. Herkesin tepkisi “İnanmıyorum, sen şimdi bunun farklı bir versiyonunu mu yapacaksın, mükemmel!” şeklindeydi. Kısacası, eşim ve İsveç’le olan bağımızdan ötürü, oradan çıkan bir filmle ilişkilendirilmem güzel bir tesadüf.


Yokuş Aşağı filminde kış tatilinde yaşanan bir aile krizi konu ediliyor. Siz kış tatillerini sever misiniz?

Kış tatillerine çıkabildiğimiz için şanslıyız çünkü genelde ucuz olmuyorlar. Çocuklarınızla beraber ortak bir şey yapmak, yaşınız ne olursa olsun bir dağın yamacından kaymak çok güzel bir his. Özellikle çocuklar bunu çok seviyor çünkü bir tür özerklik elde ediyorlar. Kendi başlarına hareket edip istedikleri güzergâhtan kayabiliyorlar. Tabii böylesi bir durumda yanlarında kayak hocası olmasına özen gösteriyoruz. 


Avrupa’da kayak yaptınız mı? Cevabınız evet ise oradaki kayakçılar sizce farklı davranıyor mu?

Evet yaptım, ilki Avusturya’daydı. Amerika dışında kayak yaptığım ilk yer orasıydı. Daha önce Montana ve Wyoming, Utah, Kolorado, Kaliforniya’da kayak yapmıştım. Amerika’daki Rocky Dağları çok güzel, ancak Alpler de muazzam, insanın nefesini kesiyor. Şu anda gülüyorum çünkü o zamanlar tek başımaydım, hafta sonları kayak yapıp video çekerdim, daha sonra videoları Los Angeles’taki arkadaşlarıma gönderirdim. Avusturya’da dağ sporlarına yaklaşım biraz daha farklı, yani bazen teleferik sırasında beklerken bir bakıyorsunuz sizin kayak takımlarınızın arasına başkalarının kayak takımları girmiş; çarpışmışsınız. Başıma böyle bir şey gelse ben arkamı dönüp “Affedersiniz.” derim ve karşımdaki cevap bile vermeden yoluna dümdüz devam edebilir. Amerika’da ise tam tersi, “Lütfen önce siz geçin, hayır siz geçin.” gibi bir muhabbet olur. Avusturya’da “Kayak yapıyorum, yolumdan çekil, ilerlemem lazım.” gibi bir durum söz konusu. Aşağı, yukarı; aşağı, yukarı… Yani yaklaşım biraz farklı.


Eurovision filmini çektiğinizde Amerika’nın Avrupa elçisi gibi bir konuma geliyorsunuz. 

Eurovision’u 20 yıl önce yaptığım gezilerimden birinde keşfettim ve eşimin kuzeni “Eurovision izlesek mi?” diye sormuştu. Ben de “Tamam olur, ama o ne ki?” diye cevap verdim. Daha önce hiç karşılaşmadığım kadar çılgın olan gösteriyi üç saat boyunca izledik. Bundan komik bir film çıkar diye düşündüm ve biri yapar diye umuyordum. Dört yıl önce Eurovision’a gitmeye başladık ve yarışmayı yürüten herkesle görüştük, izin aldık. Film mayıs ayında çıkacak.


Bize biraz bilgi verebilir misiniz? Filmin konusu nedir?

Filmde ben ve Rachel McAdams rol alıyoruz ve İzlandalı iki kişiyi oynuyoruz. Çok hoş bir başarısızlık hikâyesi. Teknik bir detayla ilgili rekabete giriyoruz ve işin içinden çıkamıyoruz. Genel tema ile ilgili ticarete karşı sanat, kazanmanın her şey olmaması, sanatçı olarak her zaman kendinize doğruları söylemeniz gerektiği diyebiliriz. Tabii tüm olay Eurovision’un çılgın dünyasında geçiyor.



Eurovision filminde birçok mizah ögesi var görünüyor. Sizce Avrupalılar mizahınızı anlıyor mu?

Avusturya’dayken beni çok komik bulduklarını söylemişlerdi. Filmlerimi izleyerek mi bu yargıya vardılar, yoksa yüzüme bakınca mı komik buldular, bilmiyorum. Elbette mizah kültürel bir şey. İşin içine her zaman farklılıklar giriyor. Avrupalılara komik gelen şey Amerikalılara gelmeyebiliyor veya tam tersi de geçerli.


Bir baba ve eş olmak profesyonelliğinizi etkiledi mi? Eğer etkilediyse profesyonel hayatınıza ne gibi etkileri oldu?

İçinde bulunduğum projelere ne kadar vakit ayırmam gerektiği konusunda gayet bilgiliyim. Hiçbir zaman “Artık bir ailem var; işler yürümez.” şeklinde düşünmedim. Eşim mükemmel bir insan; işim ve onlara zaman ayırmaya çalışmam konusunda anlayışlı. Beraber plan yapmaya da özen gösteriyoruz. Baba olduğum için özel bir şey yapmıyorum, bunlar ayrı şeyler. Bazı karakterler ne kadar çılgın ve tuhaf olsa da hayata geçiriyorum, çünkü bunu yapmak rolün bir gereği. Yalnızca aldığım bir karardan bahsedebilirim: Bir gün Lego Filmi’nin (2014) hikâye çizimini gönderdiler. Bizimkiler hemen “Baba bu işi al, hadi al, lütfen al.” gibi şeyler söyledi. Ben de işi aldım. Beni etkiledikleri an buydu ama kararlarımı alırken yaratıcılığa bakıyorum genelde.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi