İstanbul yedi tepe üzerine kurulu. Her İstanbullu bilir ama hiçbiri bir çırpıda sayamaz bu tepeleri. Bazen bir dedenin torunlarıyla oynadığı, bazen iki sevgilinin birbirlerini İstanbul bilgisiyle sınadığı yedi tepe bilmecesini çözmenin vakti geldi.

Gün batımında kızıla boyanmış İstanbul panoramasını seyrediyorum. Boğaziçi’nin mordan laciverde dönen dalgaları kıyılara vurmuş. Minareler şehri İstanbul’un üzerine akşamın ilk perdesi inmiş. Ne zaman saymaya kalksam hep bir eksikle geçiştiriyorum şehrin göğe uzanan ellerini. Oysa her İstanbul âşığının bildiği bir gerçek bu. İstanbul da Roma gibi yedi tepe üzerine kuruldu ve her tepenin üstünde bir cami var. Ertesi gün Üsküdar-Eminönü vapurunda alıyorum soluğu. Çünkü tepeleri, camileriyle birlikte en net görebileceğim güzergâh bu. İstanbul’un Avrupa Yakası’nda “Suriçi” veya “Tarihî Yarımada” denen bölgede, üçgen şeklindeki bir rotada bağlıyorum tepeleri birbirine zihnimde. Bu kez kararlıyım, ilk tepeden başlayarak çözeceğim bu İstanbul bilmecesini.

Söylenceye göre; Roma İmparatoru Konstantin, Güneş’i, Ay’ı ve beş gezegeni temsil edecek şekilde şehri yedi tepe üzerine kuruyor. Osmanlı Devleti de şehrin yedi tepesini koruyor ve üzerine görkemli camiler inşa ettiriyor. Bugün birbirine az çok yürüme mesafesinde yer alan bu tepeler Sarayburnu’ndan Edirnekapı’ya ve Aksaray’a uzanan bir üçgeni kapsıyor.

Sarayburnu her zamanki gibi hareketli. “Balık ekmek!” sesleri yükseliyor teknelerden. Dumanı üstünde ızgaralardan yayılan koku bulutu semtin üstünde geziniyor. Denizden 45 metre yükseklikteki Sarayburnu Tepesi hem Roma hem Osmanlı döneminde şehrin kalbi. Tepenin üstüne kurulu Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii ve Ayasofya şehrin görünümünü belirleyen tarihî abideler arasında ilk sırada. Kuzeyde Sirkeci’den güneyde Kadırga Limanı’na kadar uzanan tepenin simgesi ise Sultanahmet Camii. Sultan I. Ahmed tarafından Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırılan 400 yıllık cami İstanbul’un ilk altı minareli mabedi. İçi 20 binden fazla İznik çinisiyle süslendiği için “Mavi Cami” diye de anılıyor.

Sultanahmet-Çemberlitaş hattı İstanbul’un en güzel yürüyüş rotalarından. 10 dakikada yürünebilecek mesafe birbirinden lezzetli ürünler sunan tatlıcılar, mücevherat ve hediyelik eşya dükkânlarının ışıltılı vitrinleri sayesinde uzadıkça uzuyor. MS 330’lu yıllarda İmparator I. Konstantin onuruna dikilen Çemberlitaş ufukta göründüğünde ikinci tepeye geldiğimi anlıyorum. Temeli 1460 yılında atılan, tarihin en büyük alışveriş merkezlerinden Kapalıçarşı da bu tepede. Osmanlı’nın “her tepeye bir cami” geleneği Çemberlitaş’ta Nuruosmaniye Külliyesi ile hayat bulmuş. Sultan I. Mahmut ve III. Osman tarafından Mimar Mustafa Ağa ve yardımcısı Simon Kalfa’ya 1755 yılında yaptırılan Nuruosmaniye Camii, İstanbul’un Barok tarzda inşa edilen ilk mabedi.

Kapalıçarşı’nın çok renkli ve sesli dükkânları arasında kaybolmak bir İstanbul geleneği. Daracık yollara sarkan cam kandiller, gümüş takılar, kahve takımları, kumaşlar, halılar ve deri çantaları ardımda bırakarak üçüncü tepeye doğru yol alıyorum. Kapalıçarşı’nın anlattığı Doğu masalı, İstanbul Üniversitesi’nin merkez kampüsü önünde son buluyor. Üniversitenin zafer takını andıran görkemli kapısı şehrin simgelerinden. Üçüncü tepe olarak adlandırılan Beyazıt’tayım. Sırtlarında çantalar, ellerinde kitap ve dosyalarla sağa sola koşuşturan gençler bu tepede buluşuyor. Kanuni Sultan Süleyman tarafından 462 yıl önce Mimar Sinan’a yaptırılan Süleymaniye Camii tepeyi çevreliyor. Bilge mimarın “Kalfalık eserim” dediği Süleymaniye Camii’nin deniz tarafı, fotoğraf tutkunları için her mevsim birbirinden özel manzaralar sunuyor.

Dördüncü tepeye sekiz dakikalık sürüş mesafesindeyim; Fevzipaşa Caddesi’nde Fatih Camii’ne doğru ilerliyorum. Fatih Tepesi adını İstanbul’u fetheden padişahtan alıyor. Fatih Tepesi’ne Bizans döneminde 12 havariye adanan bir kilise yaptırılıyor. Osmanlı döneminde Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak kullanılan kilisenin yerine Mimar Atik Sinan, 1470 yılında Fatih Camii ve Külliyesi’ni inşa ediyor. O tarihten bu yana cami semtin hem dinî hem de sosyal çehresini şekillendiriyor. Caminin Çörekçiler Kapısı’ndan Malta Çarşısı’na çıkıyorum. Fatih Sultan Mehmed zamanında Malta’dan göç edenlerin yerleştirildiği çarşı günün her saati canlı. Balıktan ciğere, hurmadan kahveye, zeytinden tereyağına her nevi yiyeceği bulmak mümkün burada.

Haliç’e doğru adım adım ilerliyorum. Çok değil, 12 dakikalık bir yürüyüşten sonra ufukta beliriyor beşinci tepe ve Sultan Selim Külliyesi. Denizden 74 metre yüksekte, Haliç sahilinden Balat’a ulaşan vadi beşinci tepenin sınırlarını belirliyor. Sultan Selim Camii’nin avlusu kış olmasına rağmen mesire yeri gibi. Soğuktan uyuşmuş ellerini ovuşturarak top peşinde koşturan çocuklar da avluda, nefesinin buhar olmasına aldırmadan bisikletiyle tur atanlar da. Osmanlı’nın dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan Selim’in türbesi caminin bahçesinde ve pazartesi dışında her gün ziyaret edilebiliyor. Türbeye gelip dualarla sultanı anmak, semt sakinlerinin ritüel hâline getirdiği alışkanlıklardan biri.

Altıncı tepeyi görmek için Yavuz Selim’den Edirnekapı’ya otobüsle çıkıyorum. Zira burası 75 metre ile tepeler arasında en yükseği. İstanbul’un en uzun surları karşılıyor beni. Yoğun trafiğin ortasında yükselen Mihrimah Sultan Camii’ni görünce kendimi Edirnekapı Tepesi’ne varmış sayıyorum. Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan adına XVI. yüzyılda Mimar Sinan’ın inşa ettiği cami estetik detaylarıyla benzerlerinden ayrılıyor. Bu farklılıkta bir söylencenin yansımalarını görmek mümkün. Mimar Sinan, Mihrimah Sultan adına İstanbul’da iki cami inşa ediyor. Biri Edirnekapı’da, diğeri ise Üsküdar’da. Sanat tarihçilerine göre Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde etekleri yere değen bir kadın silüeti resmediliyor. Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nde ise sarkıt ve minare işlemelerinde saçları topuklarını döven bir kadın tasviri görülüyor. Mihrimah Sultan’ın doğum günü 21 Mart’ta Edirnekapı’daki caminin arkasından güneş batarken Üsküdar’daki caminin ardından ayın doğması, Mihrimah Sultan’ın “güneş ve ay” anlamına gelen ismine işaret ediyor. Camiler Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a beslediği duyguların göstergesi olarak yorumlanıyor. Gerçekliği tartışılsa da efsaneler şehri daha da büyülü kılıyor.

İstanbul’un son tepesine araçla 10 dakikalık mesafedeyim. Tepelerin altısı Haliç’e, sonuncusu ise Marmara Denizi’ne daha yakın. Cerrahpaşa Tepesi, Aksaray semtinden surlara ve Marmara sahiline kadar uzanıyor. Tepeden ziyade bir sırta benziyor. Sırtın en yüksek noktasında Sadrazam Cerrah Mehmet Paşa’nın yaptırdığı Cerrahpaşa Camii var. XVII. yüzyıl eseri caminin mimarı, Sinan’ın kalfalarından Davut Ağa. Cerrahpaşa Külliyesi hâlâ semtin kalbi. Külliye etrafında hat, tezhip gibi klasik sanatlara dair eğitimler veriliyor. Cerrahpaşa Tepesi, üç yükseltiyle bir üçgeni andırıyor: Topkapı, Aksaray ve Yedikule. Bu üçgenin içerisinde dikkat çeken bir Bizans eseri yer alıyor: Arcadius Sütunu. Evlerin arasına sıkışıp kalan, 40 metre yüksekliğindeki sütun V. yüzyılda İmparator Arcadius adına dikiliyor. İlginç olan, sütunun içinden merdiven geçmesi. Evliya Çelebi, Arcadius Sütunu’ndan şöyle bahsediyor: “Avratpazarı adlı yerde bin parça beyaz mermerden, içi minare gibi boş, merdivenli yüksek bir direk ve bu direğin tepesinde tek parça beyaz mermerden bir heykel vardı.”

Aradan yüzyıllar geçse de değişen bir şey yok bu semtin ruhunda. Ev, fırın ve mahalle hamamının bacası tütüyor. İs kokulu bir hayat devam ediyor sokak aralarında. Tepe tepe gezdiğim bir İstanbul gününü Kocamustafapaşa’da uğurluyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi