Kültürel miras ile avangart mimarinin, leziz etnik sokak yemekleri ile şık gurme restoranların, karşı konulmaz alışveriş imkânlarıyla fiyatları son derece makul lüks otellerin yan yana bulunduğu Kuala Lumpur, zıtlıkların heyecan verici bir karışımı âdeta.

Havalimanından arabayla Kuala Lumpur’a ya da yaygın adıyla KL’ye girerken dört bir yanınızdaki monoraylar, devasa çelik ve cam gökdelenler ve yüksek otobanlarla gelecekten bir metropole gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Üstelik, buradaki değişim şehrin kuruluşundan (yaklaşık 160 yıl önce) bu yana çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiş. Kuala Lumpur’a adını veren yer olan (“çamurlu kavşak”) iki dar ve kabarık nehrin buluştuğu noktada Turizm Ofisi tarafından her gün ücretsiz düzenlenen Miras Yürüyüşü’ne katılıyorum. İngiliz sömürgeci bir mimar tarafından 100 yıl önce sarmal Mağribi tarzında tasarlanan minareleriyle fazlasıyla egzotik bir cami olan Jamek Mescidi burada. Meşhur bir yerel sanatçı olan güler yüzlü rehberimiz Victor anlatıyor: “Burada, şehrin tarihî merkezinde KL’nin eşsiz, çokkültürlü köklerini keşfedebilirsiniz. Burası, Malezyalı Müslümanların, Çinli Budistlerin ve Hindu Hintlilerin renkli ve hoşgörülü buluşma noktası. Bakırdan soğan kubbeli, masalsı, kırmızı-beyaz tuğlalı Sultan Abdul Samad Binası’nı geçiyoruz. Hemen yakınlarda, Çin mahallesinin dar sokaklarında ev olarak da kullanılan tarihî, süslü dükkânlar ve tütsü dumanlarıyla kaplı tapınaklar var. 1873’ten bu yana Hinduları ağırlayan; dans eden yüzlerce heykelle bezenmiş görkemli Sri Maha Mariamman Tapınağı’nın dışında satılan çiçek çelenklerinin harika kokusunu içinize çekebilirsiniz.” Yürüyüşümüzü geleneksel bir “kopitiam” kafede noktalıyoruz. Kafenin sahibi hesabı abaküsle hesaplıyor. Garsonun teatral hareketlerle göz alıcı bir şekilde yukarıdan dökerek “havalandırdığı ve soğuttuğu” tatlı, sütlü bir çay olan, dumanı üstünde teh tarik’i yudumluyoruz. Victor dünyanın en yüksek binalarından, KL sakinlerinin ise en sevdiği buluşma noktası olan sembolik Petronas İkiz Kuleleri’ne gitmemiz ve modern KL’yi de keşfetmemiz gerektiğini söylüyor. Giderken de bize şehirdeki ulaşımla ilgili muhteşem bir ipucu verip şoförleri güler yüzlü, fiyatları da son derece makul yerel bir şirket olan Grab Cab uygulamasını akıllı telefonumuza indirmemizi öneriyor. Beni götürecek araç hızla yaklaşıp yanaşıyor. Aracın şoförü, Ayşe adında çekingen, peçeli, Malezyalı bir kız ve anlattığına göre üniversite masraflarını karşılamak için boş zamanlarında Grab şoförlüğü yapıyormuş. 

Orası mı değil mi derken, kısa süre önce vefat eden Arjantinli mimar Cesar Pelli’nin modern başyapıtının önünde mükemmel bir selfie noktası bulabilmek için itişip kakışan otobüsler dolusu turisti görünce doğru yere, Sembolik İkiz Kuleler’e geldiğinizi anlıyorsunuz. Turistler 41’inci katta kuleleri birbirine bağlayan Skybridge’e yönelirken yerel halk, teknoloji harikası Suria alışveriş merkezinde yorgunluktan bayılana kadar alışveriş yapmakla meşgul. Bu AVM’de aralarında halkın sevgilisi, ünlü ayakkabı tasarımcısı Jimmy Choo’nun da bulunduğu, dünyanın dört bir yanından akla gelebilecek bütün özel tasarım butikler yer alıyor. Çevredeki gökdelenlerde akşam yemeği yiyebileceğim güzel bir yer bulmak için gün batımından önce çıkıyorum. Bitişikteki Üçüncü Petronas Kulesi’nin 57’nci katında Nobu’nun imzası sayılan suşisi ve Marini’nin şatafatlı İtalyan mutfağı; Norman Foster’ın şık Troika Binası’nda Fuego’nun müthiş Güney Amerika yemekleri veya Trader’s Hotel’in çatısında, mükemmel gün batımını izleyebileceğiniz seçenekler var. Ancak ben sessiz sakin bir yer arıyorum; bu yüzden de herkesin boy göstermek için can attığı Open House’ta yer ayırtıyorum. Restoranın yetenekli şefi Houzaidi şöyle diyor: “Başka hiçbir restoranda olmayan eşsiz bir Malezya mutfağı menüsü hazırlamak için ülkenin dört bir yanını gezdim. Menüde keskin durian meyvesinden yapılan tempoyak sosuyla pişirilmiş nehir balığı, marine edilmiş çiğ karideslerle yapılan baharatlı umai, yabani eğrelti otuyla sunulan tütsülenmiş ördek ve ormandan toplanan mantarlar bulunuyor.” Gerçekten inanılmaz bir keşifti.

Ertesi sabah nemin daha az olduğu erken saatlerde keşfe çıkıyorum. Ancak KL klasik bir şehir turundan çok daha fazlasını istiyor. Batu Mağaraları ve Kuş Parkı klasik şehir turunda yer almayan ve sıcağa meydan okumaya değen iki istisna. Asya’daki en önemli Hindu tapınaklarından biri olan 400 milyon yıllık Batu Mağarası’nın bulunduğu yerde, yeryüzüne çıkmış devasa kireç taşı kayanın dışında Hint tanrısı Lord Murugan’ın 42 metre yüksekliğindeki göz alıcı altın heykeli nöbet tutuyor. Kutsal mağaraya 272 basamaklı yorucu bir merdivenden çıkılarak ulaşılıyor ama açıkçası aşağıda dökümlü beyaz elbiseleriyle rahiplerin ve saçları belli ki yeni kazınmış dindarların henüz yıkanmış muz yapraklarında küçük porsiyonlarda tören havasıyla sunulan bir düzine farklı körili vejetaryen yemeği tadışını izlemek buna değer. Aracın içini hayli soğutan klima sayesinde canlandıktan sonra şoför beni bunaltıcı bir ormanın içinde bırakıyor. Şehir merkezindeki sekiz hektarlık bu gür tropik orman, dünyanın en büyük serbest uçuşlu kuş parkı aynı zamanda. Ormanın yürüyüş yollarında tırmanırken, kuş gözlemcisi olmasanız bile, mor tüylü tavus kuşundan gökkuşağının tüm renklerini taşıyan papağanlara, flamingolara, baykuşlara ve Borneo’ya özgü boynuzgaga kuşuna kadar 3 bin egzotik kuş bu parkta sizi kendine hayran bırakıyor. 

Kuala Lumpur’da saklı tek tuhaflık Kuş Parkı değil elbette. Ahşap ayaklı gösterişli evlerden oluşan ve yüksek binalarla çevrilmiş olmasına rağmen devlet tarafından mucizevi bir şekilde bir asrı aşkın zamandır korunan geleneksel bir Malezya köyü olan Kampung Baru’ya girdiğimde gözlerime inanamıyorum. Cami ve medreseler arasında mango ağaçlarının, kokulu Hint mabet ağaçlarının, Hindistan cevizi korularının yanından geçiyorum ve birden kendimi parlak renkli baharatlar, tropik meyveler, ender rastlanan şifalı bitkiler ve canlı balıklarla dolu kalabalık Chow Kit kapalı çarşısında buluyorum. Burası, yemek düşkünlerinin mutlaka görmesi gereken bir yer. Çok sayıda gürültülü büfeden yükselen lezzetli kokuların cazibesine kapılıp Noorizan Gerak 21’in ortak masalarından birine oturuyorum. Öğle arasına çıkmış bir bankacı olan dost canlısı İsmail ile paylaşıyorum masamı. Beni 40’tan fazla yemeğin sunulduğu devasa büfeye götürüyor. Tabağımı yavaş pişmiş biftek, ançüez ve sambal sosuyla hazırlanan bol körili daging sambal; sarı renkte hafif bir vejetaryen köri yemeği olan jak meyveli masak lemak ve acı Hindistan cevizi soslu gevrek sığır işkembesi babat kerabu ile tepeleme dolduruyorum. Kasabanın öbür tarafında ise bambaşka bir dünya var. Çin mahallesinin sokaklarının, ara sokaklarının ve avlularının oluşturduğu büyüleyici labirentin kendi Rönesans’ını yaşadığını keşfediyorum. Jalan Sultan’da ev olarak da kullanılan bir dizi dükkân Tian Jing butik oteline dönüştürülmüş. Çinli bir kahve dükkânı flat white kahve ve ananaslı smoothie sunan Mingle adında bir hipster mekânına dönüşmüş. 1940’lardan kalma saygın Rex Sineması bile zanaatkârlar, sanatçılar, müzisyenler ve aktörler için bohem bir merkez olarak yeniden doğuyor ve yeni bir hayat buluyor.

KL’nin yerlileri turistik yerleri gezmek yerine enerjilerini en sevdikleri etkinlikler olan yemek ve alışverişe saklıyor. Singapur ve Hong Kong'un daha meşhur ve uygun alışveriş başkentleri olduğu sanılıyor ama kalite, seçenek ve fiyat konusunda KL rakipsiz aslında. Alışverişte şehrin “Altın Üçgen”i Bukit Bintang. Bukit Bintang, Asya’nın en büyük ve en lüks iki alışveriş merkezi olan Star Hill ile Pavilion’un tam karşısında. Burada ayrıca KL’nin eşsiz sokak yemeklerini de keşfedebiliyorsunuz. Kalabalık Jalan Ahor boyunca 100’ü aşkın yemek standı, muz yaprağında ızgara iğneli vatoz balığı, buharda pişmiş acılı yengeç, limonlu tavuk, körili balık kafası ve kızgın kömürde pişen satay şişleri enfes kokularıyla akşam yemeği için gelenleri cezbediyor. Acıkan binlerce yemek düşkünü akşamdan başlayarak sabahın dördüne kadar buraya geliyor her gün. Ancak ben, ABD’li ünlü caz piyanisti Kirk Lightsey’in afişlerini görerek haberdar olduğum konserine gitmek için erkenden çıkıyorum. Konser, New York ya da Tokyo’daki caz kulüplerini andıran havalı, çağdaş bir caz kulübü olan No Black Tie’da. Lightsey, Bebop klasikleriyle kalabalığı canlandırıyor. Konserden sonra bana şunları söylüyor: “Burada çalmaya bayılıyorum. KL hem seyircinin coşkusu hem de sahnede bana katılan yerel müzisyenlerin kalitesiyle beni her zaman şaşırtıyor.” Gerçekten de bu şehir insanı her zaman şaşırtmayı başarıyor. Türk Hava Yolları        9 Haziran 2020 itibariyle İstanbul Kuala Lumpur uçuşlarını artırarak haftada 11 sefer düzenleyecek.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi