Litvanya’nın başkenti Vilnius, ziyaretçilerine tarih ve sanat dolu bir deneyim sunuyor.

Birbirine bitişik kırmızı çatılardan, kubbelerden ve yüksek kulelerden oluşan manzarayı ve nehrin karşısında yer alan şehrin daha yeni bölgesindeki cam ve çelik yapıları yukarıdan seyrediyorum. Şehrin kuruluşundan bu yana ayakta duran antik surların ve XV. yüzyıldan kalma bir kalenin parçası olan kırmızı tuğlalı Gediminas Kulesi’nin tepesindeyim. Bu kuleye Arnavut kaldırımlı yolu takip ederek veya fünikülere binerek ulaşabiliyorsunuz.

Baltık ülkesi Litvanya’nın başkenti Vilnius’tayım. 1323’te Büyük Dük Gediminas tarafından kurulan bu şehir, vergi muafiyetleri ile tüccarların da ilgisini çekmiş. Rusya ve İsveç’in hâkimiyetine giren, 1812’de ise Napolyon tarafından işgal edilen şehir çalkantılı bir tarihe sahip. Şehirdeki binaların yüzde 40’ından fazlası II. Dünya Savaşı sırasında tahrip olmuş. 1990 yılında ise Litvanya bağımsızlığını kazanır. 1991’de binlerce insan özgürlüklerini korumak için Parlamento Binası’nın çevresinde canlı kalkan oluşturur ve şarkılar söyleyip dualar eder. Vilnius günümüzde ilham ve coşkuyla dolu bir şehir.

Vilnius’u keşfetmeye şehrin tarihî merkezinin kalbindeki Katedral Meydanı’ndan başlıyorum. Bu geniş meydanda şehrin kurucusu Büyük Dük Gediminas’ın devasa bir heykeli bulunuyor. Kaldırımda görebileceğiniz, üzerinde Stebuklas (Mucize) yazan karo taşı ise mucizelerin gerçekleşebileceğine inanılan noktayı gösteriyor.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Vilnius, Gotik ve Barok yapıların bulunduğu dolambaçlı dar sokaklar; parklar, meydanlar, kafeler ve restoranlarla dolu. 1387 yılında inşa edilen Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın iç dizaynı oldukça gösterişli, bahçesi de halka açık. Vilnius Kalesi’ne giden, eskiden soyluların yaşadığı Pilies Sokağı’nda günümüzde kafeler, keten giysiler satan butikler ve cepelinai adı verilen, kıymayla doldurulmuş patates köftesi ile soğuk pancar çorbası servis eden restoranlar bulunuyor. Tarihî şehir merkezindeki en ilgi çekici sokaklardan biri de Orta Çağ’da cam üfleme sanatçılarının atölyeleri ve dükkânlarıyla dolu olduğu için Glassblower’s Street (Cam Üfleyiciler Sokağı) da denen, dolambaçlı Stikliu Sokağı. Günümüzde bu sokakta şık butikler ve Fransız hamur işleri satan küçük kafeler var. 

Bununla birlikte, Vilnius “Baltıkların Altını” olarak adlandırılan kehribar taşlarıyla meşhur. Kehribar aslında Baltık Denizi kıyısındaki kumsallarda bulunan fosilleşmiş çam ağaçlarının reçinelerinin adı. Tarihî şehir merkezinde kehribar takılar satan pek çok dükkân ve tezgâh var. Takılarda, dekoratif eşyalarda ve hatta ilaçlarda kullanılan bu çok yönlü taş hakkında daha fazla bilgi almak için Mykolo Sokağı’ndaki Kehribar Müzesi’ni ziyaret ediyorum. Müzedeki koleksiyonda tam 50 milyon yıl önce oluşan ve içinde kırkayak, salyangoz, sivrisinek gibi canlılar bulunan özel kehribar örnekleri sergileniyor.

Surların ayakta kalan son parçası olan Şafak Kapısı’ndan geçiyorum. XVII. yüzyıldan kalma, altın kaplı Meryem Ana tablosu inançlı insanları buraya çekiyor. Şehrin edebî sokağında, yani duvarlarına ülkenin en iyi ve en ünlü yazarlarının anısına sanat eserleri yerleştirilmiş Literatu Gatve Sokağı’nda yürüyorum. Sokakta çeşitli tablolar, duvar resimleri ve ahşap, seramik, cam heykeller yer alıyor.

1579 yılında kurulan Vilnius Üniversitesi, Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri. Büyük salonları ve avlularıyla Barok ve Gotik tarzda inşa edilen göz alıcı binalar duyuları harekete geçiriyor. Burada en sevdiğim yer, duvarlarında freskler, Yunan filozofların büstleri ve yüzyıllık el yazmaları bulunan Öğretim Görevlileri Okuma Salonu oluyor. Bir başka göz alıcı sanat eseri ise Litvanya Araştırma Merkezi’nin duvarlarında ve tavanında yer alan, Baltık mitolojisine ait Petras Repsys’in Seasons of the Year (Yılın Mevsimleri) isimli mozaik eseri.

Bohem ve ilginç bir deneyim için Vilnia Nehri’ni geçtikten sonra kendine ait anayasası ve yasaları olan bağımsız ve sıra dışı kapalı bölge Uzupis’e ulaşıyoruz. Litvanya içinde bağımsızlığını ilan eden Uzupis Cumhuriyeti’nin eskiden Yahudi mahallesi olarak geçen bölgesinde pek çok kafe, sokak sanatı eseri ve sanat galerisi bulunuyor. 1970’li yıllara kadar kötü bir şöhrete sahip olan Uzupis’te sanatçılar kendi semtlerini kurmaya karar vermiş. Bu ütopik toplum 1997’de bağımsızlığını ilan etmiş, hatta kendi bayrağını ve ulusal marşını oluşturmuş. Uzupis’te yılbaşı, mart ekinoksu olan 21 Mart gecesinde kutlanıyor. O gün pek çok insan eski günlüklerini veya olumsuz düşüncelerini yazdığı kâğıtları yakıyor.

Tren istasyonunu andıran, camla kaplı yüzyıllık Hales çarşısına gidiyoruz yerel halkla karşılaşmak için. Tütsülenmiş devasa peynir kalıplarından orman meyvelerine, donut’lardan simitlere kadar tezgâhlar bölgede üretilen ürünlerle dolup taşıyor. Şehrin ne denli yeşil olduğunu görmek için Vilnia Nehri boyunca yürüyoruz ve ünlü kişilerin defnedildiği Bernardine Mezarlığı ile Üç Haçlı Tepe’nin bulunduğu Kalnai Park’ı geçiyoruz. Yaz aylarında parkta pek çok konser ve festival düzenleniyor.

Şehrin karanlık tarihini incelemek için ise KGB’nin eski genel merkezi olan ve Nazi işgali sırasında Gestapo merkezi olarak kullanılan İşgaller ve Kurtuluş Savaşları Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. 

Şehirdeki gezimize ara verip Litvanya’nın kırsal kesimlerinde 30 kilometrelik bir yolculuğa çıkarak Orta Çağ’da ülkenin başkenti olan Trakai’ye ulaşıyoruz. Etkileyici Trakai Kalesi XIV. yüzyılda, birbirine bağlı beş gölün oluşturduğu bir yarımadada inşa edilmiş. Gotik tarzda inşa edilen, tuğladan yapılmış kaleye tekneyle veya ahşap yürüyüş yolunu takip ederek ulaşılabiliyor. Kalede sizi Litvanya ile Polonya’nın güçlü bir ittifak kurduğu döneme götürecek avlular, Orta Çağ’dan kalma kuleler, silahlar, okçuluk sahaları ve poligonlar bulunuyor. 

Tarih ve kültür meraklıları için canlandırıcı bir deneyim sunarken aşırı turistik görünmemeyi de başarıyor Vilnius. Küçük bir şehir olmasına karşın çarpıcı Barok mimarisi ve lezzetli yemeklerden ilginç ve bohem bölgelerine kadar büyük bir çeşitliliğe ev sahipliği yapıyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi