Cakarta, Güneydoğu Asya’nın en az bilinen megakentlerinden biri; turistik yerlerinden ziyade trafiği ve sel felaketleri ile tanınıyor. Öte yandan, Endonezya’nın başkenti olan bu şehir, gezginlere zengin bir kültür sunuyor.

Cakarta’nın tarihî bölgesi olan Kota Tua’daki Fatahillah Meydanı’nın ortasında ayakta dururken zaman bir an için duruyor. XVI. yüzyılın başında şehre ilk Portekiz gemilerinin gelmesinin ardından Hollanda ve İngiltere filoları da şehre giriş yaptı. Ancak şehri sömürgeleştiren, 300 yılı aşkın bir süre boyunca hâkimiyeti altına alan ve hatta o dönemde Batavia olan ismini Cayakarta olarak değiştiren Hollandalılar oldu. Şehir aynı zamanda bölgenin ticaret merkezi hâline geldi. Şehrin Avrupalıların ve Hollandalıların hâkimiyeti altında İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar süren döneminin izlerini taşıyan, sömürgecilikten kalma beyaz, heybetli binalar hâlâ meydanı çevreliyor. Fatahillah Meydanı’nın merkezindeki en göz alıcı yapı ise Batavia’nın eski Belediye Binası. Günümüzde bu bina, tarih öncesi çağlardan ve bağımsızlığın ilanına kadar süren sömürge döneminden kalma nesnelerin sergilendiği Cakarta Tarih Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. Yakınlarda daha başka müzeler de bulunuyor. Cava’ya özgü wayang kuklalarının sergilendiği Wayang Müzesi ve Güzel Sanatlar ve Seramik Müzesi bunlardan bazıları. Günümüzde Kota Tua bölgesi eski ve yeninin canlı bir karışımı niteliğinde. Sokak sanatçıları, ressamlar ve kınacılar turistlerin dikkatini çekmek için yarışıyor. Endonezyalı gençler Kota Tua’daki Batılılarla konuşarak İngilizcelerini geliştirmeye çalışıyor. Beşinci görüşmemden sonra neon renkli kiralık bisikletlerden birine atlayarak kalabalıktan kaçıyorum.

Son yıllarda dünya basınında Cakarta hakkında yazılanlar, şehri methetmekten ziyade iç karartıcı bir izlenim uyandırıyor. Manşetlerde kirlilikten, sinir bozucu trafikten ve Cakarta’nın dünyanın en hızlı batan megakenti oluşundan bahsediliyor. Kuzey Cakarta şehrin en hızlı batan bölgesi olarak yılda 20 santimetreyi bulan bir hızla suya gömülüyor. Sorunları bir kenara bırakacak olursak, Cakarta hâlâ Endonezya’nın en büyük şehri ve hem siyasi hem finansal hem de kültürel merkezi. 10 milyonluk nüfusuyla Cakarta metropolitan bölgesi, 30 milyon nüfusu olan Tokyo’nun ardından dünyanın en kalabalık ikinci şehir alanı. Oldukça kalabalık olmasına karşın Cakarta’da nefes alıp dinlenebileceğiniz yerler de var. Bunlardan biri de Jalan Surabaya Bitpazarı. Jalan Surabaya Bitpazarı 1970’lerde antika tüccarlarının ürünlerini Kota Tua’dan Menteng’e getirmesiyle kuruldu. Günümüzde geleneksel Endonezya maskelerinden ahşap heykellere, sömürge döneminden kalma ve bir kısmı çok eski olan mücevherlerden pullara kadar çeşit çeşit eserlerde uzmanlaşan satıcıların işlettiği yaklaşık 200 dükkân bu pazarda yer alıyor. Bu sokakta yürümek gerçekten çok ilginç bir deneyim. Hangi ürünlerin gerçek, hangileri nin sahte olduğunu anlamaya çalışırken sokakta oturmuş, ürünlerini cilalayan zanaatkârları izliyorum. İşlerini yaparken yanlarından geçtiğimi fark etmiyorlar bile. Endonezya, toplam 250 milyonluk nüfusun yüzde 87’sini oluşturan Müslümanlarla dünyadaki en büyük Müslüman nüfusa ev sahipliği yapıyor. Bununla birlikte, pazarda farklı dinlerin ilgi çekici izlerine rastlanıyor. Ahşaptan oyulmuş Hindu tanrıları, çelikten ve diğer metallerden yapılmış Bali, İslam ve Hristiyan eserleriyle birlikte rafları süslüyor.

Eski ve Yeni

Şehirde yürümek beni acıktırıyor. Böylece eski Cakarta’yı bir kenara bırakıp şehrin modern yüzünü keşfetmenin zamanı da geliyor. Kuzey Cakarta sahilinde bulunan bir eğlence alanı olan Ancol Dreamland’e gitmek üzere taksiye biniyorum. Tesise girer girmez sokak boyunca sıralanmış Hindistan cevizi ağaçlarını görünce kendimi tropik bir adaya gelmiş gibi hissediyorum. Tesiste SeaWorld Indonesia’nın yanı sıra bir lunapark ve restoranlar da var. Uzun, ahşap iskelenin kenarında Bandar Djakarta Restaurant yer alıyor. 500 kişilik kapasitesi olan bu restoranda canlı ve taze deniz mahsulleri servis ediliyor. Restoran, yerel halk arasında oldukça popüler, bu nedenle masa bulmak için erken gelmeniz gerekiyor. 

Cakartalı Anton Situmorang, “Etrafına bir baksana, burada şehrin en iyi deniz ürünlerini bulabilirsin.” diyor ve beni iki katlı restorana götürüyor.

“Beyaz kapanlevrek en güzeli!” diye devam ediyor ve çeşitli canlı balıklar, yengeçler, ıstakozlar ve diğer canlılarla dolu büyük akvaryumları gösteriyor. Müşteriler bu akvaryumlardan istedikleri deniz ürünlerini seçiyorlar. Sonraki adım, deniz ürünlerini tartmak, ardından da sos ve baharat eklemek. Izgara ahtapotu ve balığı, baharatlı yengeci ve karidesi silip süpürdükten sonra Anton’un ne demek istediğini anlıyorum: Buradaki yemekler gerçekten de insanın aklını başından alıyor!

Başkentteki serüvenimi tamamlamak için cesaretimi toplayıp Skye’a doğru yola çıkıyorum. Bir teras restoranı olan Skye, şehrin en güzel panoramik manzarasını sunuyor. Şehrin merkezinde yer alan BCA Kulesi’nin 56’ncı katına asansörle çıkıyorum. Çağın ötesinde, modern ve kozmopolit bir megakente hızla dönüşen şehri 300 metre yükseklikten izliyorum. Restoran oldukça ferah, lounge alanında ise caz müzik çalıyor. Son sürat değişen şehirde insanlar hem sohbet ediyor hem de çok yakında daha da yüksek binalara yenik düşecek ufuk çizgisinin üzerinden güneşin batışını izliyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi