Göksu ve civarı güzel bir Boğaziçi manzarasını, tarihî yapıları, eski İstanbul’u anımsatan sokakları ve kahvaltıdan akşam yemeğine dek kaliteli ve titiz hizmet veren restoranları bir araya getirmiş. Tek başına gelenler, çiftler, kalabalık gruplar buranın verdiği keyif ve huzuru biliyor olmalı; tıpkı geçen yüzyıllarda yaşayanlar gibi…

“Çek Küreği Güzelim Uzanalım Göksu”ya şarkısı sıkıntıdan ne yapacağını bilemeyenlere bir davet, canı gezmek isteyenlere de bir talimat gibidir. Ne sebeple gidilirse gidilsin Göksu ve çevresi bir ödül olarak çıkar insanın karşısına. Bildiğiniz İstanbul’dan, metropol atmosferinden ve rutinden uzak bir gün ödül sayılmaz mı? Kasımın güneşli havası ve Marmaray’ın yolumu yarı yarıya kısaltması aklımı çelince Üsküdar’a geçip Beykoz otobüslerinden birine atladım. Fethi Paşa Korusu'nun dibindeki Paşalimanı’nı, Kuzguncuk, saray durağı Beylerbeyi ile kasaba çarşısı kadar sıcak Çengelköy’ü; balık membası Kuleli sahilini ve deniz tarafında duvarların ardına, kara tarafında da ağaçların arasına gizlenmiş yalı ve konakların mahallesi Vaniköy’ü geride bırakıp Kandilli’de indim. Yolun başındayım. Hedef Göksu olsa da civarda 10 kilometreye kadar bir yürüyüş yapmayı kafama koyduğum için Kandilli, Anadolu Hisarı ve tepelerdeki sokaklar da menzile girmiş oldu. 

O hâlde işe Kandilli İskele Caddesi’nden yukarı çıkarak başlayabilirim. Sokak girişindeki eski çeşme “yukarı çıkacaksan yanına su al” der gibi bakıyor. Önüm birazcık yokuş, iki yanda yer yer geleneksel ahşap Türk evleri var. Sol yanımdaki Kayalı Bayır Sokağı’nda, onun biraz ilerisinde, caddenin sağında kalan Kurt Bağrı Sokağı’nda bu evler daha fazla. İskele Caddesi yukarıda isim değiştirip Fatinhoca Sokağı adını aldı ve ahşap evler yolun iki tarafını da kapladı. İstanbul’un bildik hâlinden çok uzakta, bahçe içinde iki üç katlı ahşap evlerin yer aldığı bir manzaranın içindeyim artık. İstanbul ne kadar kalabalıksa bu sokaklar da o denli sakin, dahası her yer hâlâ yemyeşil. XIX. yüzyılda yazma sanatında en becerikli atölyelere sahip olan Kandilli’de üretilen yazmalar ve yalı bahçelerini süsleyen o mor salkımlar sonbaharla birlikte ortadan kaybolmuş ama etraf renksiz kalmamış. Bahçe duvarlarını yeşilden sarıya, sarıyken kırmızıya dönen sarmaşıklar kaplamış; pek de güzel duruyorlar... 

Kandilli Bahçe, Konuk ve Hanımoğlu gibi sokaklar hem dar hem de yokuş da olsa insana enerji ve ferahlık veriyor; aksi takdirde arabanın nadir olduğu devirlerde kimse gelip buraya ev yapmazdı. Sıraevler Sokağı bu lokasyonun en düz ve önü açık yeri olmalı, köşklerin dizildiği bu sokağın bir bölümü ve Adile Sultan Sarayı harika bir Boğaz manzarasına yukarıdan bakıyor. Bu saray ve Cemile Sultan Korusu düğün ve davet organizasyonlarında öne çıkıyor.

Kandilli sırtlarından tekrar sahil tarafına inip ana caddeden Küçüksu’ya doğru devam ediyorum. Deniz tarafındaki geniş park Üsküdar’ın sonuna, Beykoz’un başına geldiğimin habercisi. Vakti zamanında Avrupalılarca “Asya’nın Tatlı Suları” ismiyle anılan ve denize akan bu iki komşu dere Küçüksu Kasrı’nın kurulduğu araziyi oluşturuyor. Bu bölgeyi evveliyatında IV. Murad’ın (1623-1640) çok sevdiğini ve buraya “Gümüş Selvi” adını verdiğini; Sultan I. Mahmud için (1730-1754) deniz kıyısına yaptırılan ahşap sarayın
II. Mahmud (1808-1839) dönemine dek kullanıldığını ve şimdiki kasrın Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılıp 1857’de hizmete açıldığını yazıyor kaynaklar. 

Kasrın karşısında kesme taştan yapılmış Mihrişah Valide Sultan Camii, hemen yanında mesire alanı olarak kullanılan hayli geniş Küçüksu Çayırı ve deniz tarafında, 100 metre kadar ileride de Küçüksu İskelesi göze çarpıyor. İskelenin hemen yanında, Millî Saraylar İdaresi Başkanlığı'nca işletilen Küçüksu Kasrı Kafeteryası’nın restoran bölümü şimdilik kapalı, kafe ise açık. Denize doğru uzanmış 30 metrelik seyir iskelesinde boş masa görünce geziye ara verip en uçtakilerden birine yerleştim. Karşı yakadaki Bebek sahilinin, Boğaz’ı gözetleyen heybetli Anadolu Hisarı’nın ve iki kıtanın yükünü sırtlayan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün eşliğinde güzel bir köfte yedikten sonra kalan ekmekleri bölüştürüp denize attım. İri kefaller hırçın hareketlerle paylaştı.

Küçüksu Kasrı’na geri dönünce bahçede kısa bir tur atıp binayı inceledim. Bahçeyi çevreleyen korkuluklar ve özellikle demir kapılar daha içeri girmeden insanı tüm yapıya hayran bırakıyor. Binanın mermer işlemeleri şaşırtıcı derecede detaylı ve yoğun. Bahçede Mihrişah Valide Sultan adına yapılmış çeşme, mermer çatısındaki ve yüzeylerindeki işlemelere rağmen yalın görünüyor ama sadeliğin ihtişamına gönderme yapıyor. Kasır bodrum ve dörder odalı iki kattan ibaret ve yatak odası yok. Fakat her oda, şöminelerinden koltuklarına, avizelerinden diğer tüm aksesuarlarına dek ihtişamlı eşyalarla süslenmiş. İç dekorasyonun Sechan’a, binanın da Nigoğos Balyan’a yaptırıldığı söyleniyor.

Kandilli Caddesi’ni Göksu Deresi üzerinden Anadolu Hisarı’na bağlayan köprüyü geçerken iki yanıma da bakıyorum; Göksu, tekne bolluğu nedeniyle bir dereden ziyade marinaya dönüşmüş görünse de bu kaotik manzara ile derenin güzelliği bence garip bir uyum içinde. Kandilli’deki sokak manzaraları burada Setüstü ile dereye paralel ilerleyen Kızıl Serçe Sokağı’nda karşıma çıkıyor. Ahşap evler, dar sokaklar 445 yıllık Muhaşşi Sinan Camii etrafında toplanmış. 

Kızıl Serçe daha hareketli; Göksu’da gecelemek isteyenler için iki butik otel ve benim gibiler için dereye bakan kafeler var. Kahvemi içerken Arif Sami Toker’in “Çek Küreği Güzelim Uzanalım Göksu'ya” adlı şarkısını internette buldum. Geçmişteki neşeli günlerin coşkusunu taşıyan şarkıda geçtiği üzere Göksu Deresi’nde şimdi de kayıkla dolaşmak mümkün ama görkemli günler XVIII. yüzyılda kalmış... Zonaro ve Halil Paşa gibi ressamların yağlı boya tabloları, Guillaume Berggren ile Sebah&Joaillier’in fotoğrafları Göksu Deresi’nin gündüzleri sandal sefalarının merkezi olduğunu açıkça gösteriyor. Rivayetler ise mehtaplı geceleri, sazlı sözlü eğlenceleri, bıyık burkarak çalım satan fesli delikanlılar ile bu işareti yere mendil atarak yanıtlayan genç kızları ve yakıcı aşkları anlatıyor. Şarkıların zamanın ruhunu yansıttığını düşünenlerdenseniz buyurun ve Göksu’nun bir dönemini, Yahya Kemal’in yazıp Lavtacı Hristo’nun (ö.1914) bestelediği “Gidelim Göksu’ya Bir Âlem-i Âb Eyleyelim” şarkısını dinleyerek hayal edin.  

Artık kalkma vakti; birazdan gece çökecek ve Boğaziçi ışıklandırmalarla daha efsunlu görünecek. Göksu’ya girip çıkan tekneleri seyrederken palamudu, karides güveci unuttuğumu fark etmiştim. Anadolu Hisarı’nın fine dining restoranı Gümüş Yalı, Şeyh Talat Efendi Yalısı’nda hizmet veriyor; hem Boğaz’a hem de balıklara hâkim. Gece de keyifli geçecek, belli.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi