Osaka hem ürettiği tarım ürünleri hem de muhteşem lezzetleriyle “Japonya’nın Mutfağı” olarak adlandırılıyor.

Tokyo ile Osaka arasındaki ezelî rekabete ilişkin hikâyeler duymuştum. Bu iki şehir birbirinden tamamen farklı görünüyor ancak insanlar şehirleri birbiriyle kıyaslayıp duruyor. Tokyo, 9 milyonluk nüfusuyla Japonya’nın en kalabalık şehriyken Osaka 3 milyondan az nüfusuyla üçüncü en büyük şehir. Tokyo, dünyada en çok Michelin yıldızlı restoranın bulunduğu şehir. Osaka ise sokak yemekleriyle nam salmış. Elbette bir de beyzbol takımları var ama onu başka zaman anlatalım. Ne var ki gezginler olarak biz de “Tokyo’yu sevenler” ve “Osaka'yı sevenler” olarak ikiye ayrılıyoruz.

Aslında ben Tokyo’ya âşık olana kadar hiçbir sorun yoktu. Şehrin gökdelenlerine, lüks mekânlarına ve çarpıcı ihtişamına doyamadım. Osaka’da bir haftam kalmışken günlerimin geri kalanını ilk aşkımı özleyerek geçirmeye mahkûm muydum? Japonya seyahatimi bu şekilde bitirmek istemiyordum. Bu yüzden iki şehir arasındaki çekişmenin ne kadar yanlış olduğunu kanıtlamaya karar verdim. Her iki şehri de sevmeyi öğrenecektim. 

Eşimle beraber Kansai Uluslararası Havalimanı’na indik ve Namba’daki otelimize gittik. Namba, neon tabelalı sokakları ve pasajlarıyla kalabalık ve heyecan verici bir yer. Valizlerimizi bıraktıktan sonra şehri keşfe çıktık. Osaka’da olduğumuza göre şehri keşfetmek, dışarı çıkıp lezzetleri tatmak anlamına geliyordu.

Osaka hem ürettiği tarım ürünleri hem de muhteşem lezzetleriyle “Japonya’nın Mutfağı” olarak adlandırılıyor. Osaka ülkeye okonomiyaki’yi kazandırmış, barbeküyü mükemmelleştirmiş ve dünya çapında en bilinen ramen çeşidi olan bardakta erişteyi icat etmiş. Tokyo’da omakase suşiye o kadar yen harcadıktan sonra tüm bu yemeklerin fiyatı makul görünüyordu.

Fakat öncelikle Osaka’nın yalnızca yemekten ibaret olmadığını da kabul etmemiz gerekiyor. Osaka şehri, Osaka Körfezi’ndeki stratejik konumu sayesinde varlığını yıllardır liman şehri olarak sürdürüyor. Çinli ve Koreli tüccarlar mallarını satmak için buraya gelirken Budizmi, yeni teknolojileri ve imparatorluk kurmak için gerekenleri beraberlerinde getirdiler. Siyasi güç o zamanki adıyla Edo olarak bilinen Tokyo’da yoğunlaşmıştı, bu nedenle Osaka büyük ve özgür bir ekonomik merkez hâline geldi. XIX. yüzyılın sonunda ülke servetinin yaklaşık yüzde 70’i Osaka’ya aitti. Bu servet ve üstün üretim becerisi II. Dünya Savaşı sırasında ülkeyi hedef hâline getirdi ve 1945 yılında cereyan eden hava saldırılarında şehrin üçte biri tahrip oldu. Şehir daha sonra yeniden inşa edildi ve önemli bir ticaret merkezi hâline geldi ancak eski görkemli günlerine geri dönemedi. Ekonomik anlamda Osaka’nın Tokyo ile rekabeti aslında biraz tek taraflı.

Osaka’nın yabancı turistler arasında popülerliğinin giderek arttığı bir gerçek. Şehrin mutfağının ve kültürel çekiciliğinin yanı sıra Kansai bölgesindeki Nara, Kyoto, Koya-san ve Himeji Kalesi gibi UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan sit alanları Osaka’ya kolay ulaşım imkânı sunuyor ve UNESCO listesinde olmasa da Universal Studios Osaka’ya kalabalıkları çekiyor.

Osaka maceramıza mümkün olabilecek en iyi şekilde, yani 400 yıllık Dotombori-gawa Kanalı’nın çevresindeki hareketli Dotombori bölgesinde yürüyerek başladık. Çılgın, rengârenk tabelalar ile yanıp sönen ışıkları, animatronikleri ve aşağıdaki kanalı renklendiren neon ışıklarıyla ilgi çeken bir görünüme sahip burası. Tıpkı Osaka gibi Dotombori de -sanki şehir planlamacıları 1980 yılında şehrin 2030’da nasıl görüneceğine dair tahmin yürütmüşler gibi- hem çağın ötesinde hem de retro görünüyor. Burası hem büyüleyici hem de Japon kültürüne yakışan şekilde salaş ve gösterişli bir bölge. Bir süre fotoğraf çekerek yürüdükten sonra parıltılı bir mağaza vitrininde tanıtım yapan dans grubu dikkatimizi çekti. 

Tam da yemek yemeye gidiyorduk. Yerimizde duramayacak kadar enerji dolu olduğumuzdan gördüğümüz ilk kalabalığı takip ederek atıştıracak bir şeyler almaya karar verdik. Kısa süre sonra, yüzünden fırlamış gibi duran uzun bir burnu (veya ağzı) olan kırmızı, plastik mürekkep balığının altında uzun bir kuyruk gördük. Biz de herkesin söylediği yemekten sipariş ettik ve daha sonra yemeğin adının takoyaki olduğunu öğrendik. Takoyaki, lokmalık mürekkep balığıyla dolu kızarmış hamur topları. Üzerine mayonez, tatlı sos ve ateşin ardında bıraktığı küller gibi kaybolan palamut rendesi dökülerek servis ediliyor. Hamur yumuşak, mürekkep balığı sakız gibi; dış kabuk kızartılmıştı ve çıtır çıtırdı. Tadı leziz miydi yoksa kötü mü? Karar vermek zordu. Öte yandan, Osaka yemek turumuzun başladığından artık emindik.

Bir sonraki ipucumuz, Osaka’nın en meşhur yemeği okonomiyaki’nin satıldığı dumanlı mekânın dışında bekleyen kalabalıktı. Okonomiyaki; hamur, lahana, yumurta, yeşil soğan, sebzeler ve seçeceğiniz bir proteinle hazırlanan kızartılmış gözleme. Tüm malzemeler bir araya getirilerek masanızdaki ocakta pişirildiği için yemek kokuları kıyafetinizden bir hafta çıkmıyor. Ancak üzerine mayonez ve Worcestershire gibi tatlı bir sos eklenerek servis edilen çıtır çıtır okonomiyaki bunların hepsine değiyor.

Kahve içmeye ihtiyaç duyarak kissaten adı verilen, Japonya’ya özgü klasik çay ve kahve dükkânlarından birini aramaya çıktık. Avımız sırasında American’ın önünden geçtik. Kitsch bir yer olduğu için burayı es geçemedik. 1946’da açılan kafe zaman makinesinde sıkışıp kalmış gibi görünüyor. Kafede Amerikan tarzı lokanta menüleri, geniş ve halı kaplı merdiven, pembe fayanslı tuvaletler ve etkileyici bir avize koleksiyonu bulunuyor. Sütsüz kahvelerimizi içerken kafenin artık solmuş ihtişamına güldük. 

Ne var ki gece daha bitmemişti. Otelimize doğru yürürken karaoke mekânının dışındaki kalabalığın yanından geçtik. Kalabalıklar bizi henüz yanıltmamıştı, bu yüzden birkaç şarkı dinlemek için onları takip ettik. Özel bir odada sınırsız içecek ve kaymak dondurma dâhil bir saat karaoke fırsatı sunan paket şaşırtıcı derecede hesaplıydı. Özellikle de dondurma olduğunu öğrenince sevinçten havalara uçtuk. Geceyi vanilyalı dondurma ve Vanilla Ice şarkılarıyla bitirdik.

Planladığımızdan biraz daha geç olsa da ertesi gün şehrin tarihî kesimini keşfe çıktık. Keşfimize bir tepenin üzerinde bulunan Osaka Kalesi, yani Osaka-jo ile başladık. Kale XVI. yüzyılın sonunda inşa edilmiş, sonraki yıllarda yangınlar ve savaşlar nedeniyle zarar görünce 1997 yılında restore edilmiş. Beş katlı, giderek daralan kule çevredeki parkın güzel manzarasını ve şehrin silüetini gözler önüne seriyor. Tokyo’nun silüeti gibi değil belki ama yine de göz kamaştırıcı.

Parkın manzarası ise özellikle kiraz çiçeği mevsiminde sıra dışı! Her yılın nisan ayında park birkaç hafta boyunca hanami partileriyle canlanıyor. Hanami sırasında aileler ve arkadaşlar piknik sepetleri ve tenteleriyle gelip hem kiraz çiçeklerinin tadını çıkarıyor hem de beraber zaman geçiriyorlar. Partilerde çalınan müzikler herkesi dansa davet ediyor. Aslında Osaka’yı tam da bu yüzden sevdim. Tokyo havalı ve istek uyandıran bir şehir belki ama asla benim şehrim olmayacak. Osaka ise beni çağırdı ve kendisini keşfetmeye davet etti.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi