Zaman zaman tiyatro oyunculuğu ve şarkıcılık da yapan Adam Driver, ABD Deniz Piyadeleri’ne katılıp yaklaşık üç yıl denizaşırı muharebe eğitimi aldıktan sonra alnının akıyla terhis oldu. Deniz Piyadeleri’nden ayrıldıktan sonra da meşhur Juilliard Okulu’na girdi.

Üç kez Emmy’ye aday gösterilen oyuncu, Star Wars serisinin devam üçlemesi olan Güç Uyanıyor (2015), Son Jedi (2017) ve vizyona yeni girecek olan Skywalker’ın Yükselişi (2019) filmlerinde canlandırdığı Kylo Ren karakteriyle daha da geniş bir kitle tarafından tanınmaya başladı. Kara mizah filmi olan Karanlıkla Karşı Karşıya (2018) filmindeki dedektif rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre’ye ve Oscar’a aday gösterildi. Adam Driver, 2006 yılında dünyanın dört bir yanında görev yapan askerî personele, gazilere ve ailelerine ücretsiz, kaliteli sanat programları sunan Arts in The Armed Forces’ı kurdu. Aktörle Los Angeles’ta buluştuk.


Diyelim ki harika senaryosu olan ve harika bir yönetmen tarafından çekilen bir filmin çekimlerini tamamladınız. İlk gösterimde seyircinin tepkisini görene kadar aklınızdan neler geçiyor? Daha farklı oynayabileceğiniz sahneler olduğunu düşünüyor musunuz?

Çekimler biter bitmez filmi unutmaya çalışıyorum. Diğer işlere veya başka şeylere odaklanarak dikkatimi dağıtmaya çalışıyorum. Aslında bir projede çalışmanın en sevdiğim kısmı üzerinde çalıştığımız, el ele verdiğimiz ve işi ortaya çıkardığımız zaman. Bittiğinde ortaya çıkan iş artık bana ait değilmiş gibi hissediyorum. O artık benim projem değil, yönetmenin projesi oluyor. Bu nedenle benim için zor oluyor. Oynadığım filmleri de bu yüzden izlemiyorum. Bir bakıma, bittikten sonra filmin benimle hiçbir ilişkisi kalmıyor. Aksi takdirde sanırım bir şeyleri değiştirmeye çalışırdım veya pişmanlık duyardım. “Neden bunu yaptın?”, “Ben böyle olacağını düşünmemiştim.” veya “Çekim sırasında iyi ki böyle yapmışım!” gibi düşünceler zamanla oyunculuğumun önüne geçerdi. Bu aslında ilginç bir süreç; şu an yerini bile hatırlamadığım bir bodrum katında çekilmiş sahneleri iki yıl sonra da izleyebiliyorlar. Ben ise o zamana kadar projeden biraz kopmuş oluyorum. Filmi yalnızca çekimler sırasında düşünüyorum, çıkan sonuçla fazla ilgilenmiyorum. Projeyle bir ilişkim kalmadığı için de değil, artık o projeler başka bir şeye dönüşmüş oluyor. “Keşke değiştirebilseydim ama değiştiremem çünkü bitti.” diye düşünüyorum. O pişmanlığı duymayı hiç istemiyorum. 


Senaryo böyle yazıldığı ve yönetmen böyle yönettiği için bu durum performansınızdan kendinize pay çıkarmadığınız anlamına mı geliyor?

Bir odada tek başınıza istediğiniz kadar oyunculuk yapabilirsiniz ama filmde ışıktan, diyaloglardan, güvendiğiniz insanların bakış açılarından ve sizin aklınıza gelmeyen iyi fikirler üreten diğer aktörlerden destek alıyorsunuz. Set, kostüm gibi hikâyeyi anlatan pek çok unsur bulunuyor. Performansınızdan tamamen kendinize pay çıkarmak yanıltıcı olur çünkü benim sadece çok küçük bir payım var. Yüzde olarak ne kadar bilmiyorum ama diğerleriyle hemen hemen eşit olduğunu söyleyebilirim.  

Yani bir performansınızla ödül kazanırsanız başarının yalnızca bir kısmının size ait olduğunu mu söyleyeceksiniz?

Elbette. Orada, istediklerini söyleyebilecekleri bir platform bulamayan tüm o insanları temsil ediyorsunuz. Bana kalırsa kendinizi değil filmi temsil ediyorsunuz. 


Bazı yönetmenler replikler konusunda oldukça katı. Replikleri olduğu gibi söylemenizi isteyebiliyorlar. Farklı bir şekilde oynamak veya doğaçlama yapmak istediğinizde bu durum sizi kısıtlıyor mu? 

Bazı yönetmenler görselliğe oldukça fazla önem veriyor. Size sonucu gösteriyorlar ve bunun ne anlama geldiği konusundaki boşlukları doldurmak, anlatmaya çalıştıkları hikâyeye ulaşmak için gerekli serüveni yazmak size kalıyor. Tiyatro bana şunu öğretti: Oyun yalnızca oyundur. Replikler olması gerektiği şekilde yazılmıştır ancak maksatları yoruma açıktır. Doğru cevap diye bir şeyin olmadığını da tiyatro sayesinde öğrendim. Repliği farklı bir şey düşünerek söylediğinizde maksadı da değişiyor. Bazen de setten pişmanlıkla ayrılıyorsunuz çünkü bir sahneyi defalarca çekme fırsatın olmuyor, fırsatı kaçırdın ve şimdi aklına çok iyi bir fikir geldi. 


Şu sıralar Leos Carax ile bir film çekiyoruz (Annette). Kendisi olağanüstü bir yönetmen ve replikler de çok akıcı, ancak sahnede nasıl hareket edeceğiniz konusunda katı kurallar var. Farklı bir çalışma şekli ama aslında sizi oldukça özgürleştiriyor. Yönetmene gelince, oyunculuk bir hizmet işi ve ben de yönetmenin hizmetindeyim. Bu nedenle yönetmene hikâyesini anlatırken yardımcı olmak için çalışma şeklimi ona göre ayarlıyorum. Kendi çalışma şeklimi dayatmak istemiyorum çünkü beni seçenekler bakımından kısıtlayacağını hissediyorum. Karakterin nasıl canlandırılması gerektiğini belirlemek benim değil, yönetmenin ve kurgucunun işi. 


Star Wars 9, sıradan bir Star Wars filmi değil, muhtemelen efsanenin son filmi olacak. Bu efsanenin bir parçası olduktan sonra ona veda etmek sizin için ne ifade ediyor? Oynadığınız karaktere veda etmek sizde nasıl bir his uyandırıyor?

Henüz nasıl bir şey olduğunu idrak edemedim. Altı yıldır bu karakteri canlandırıyorum. Film bu ay içinde çıkana kadar da anlayamayacağım sanırım. Daha önce söylediğim gibi, bu projeler tamamlandığında onları aklımdan mümkün olduğunca çıkarmaya çalışıyorum. Böyle bir şeyi yalnızca iki kez yaşadım. Girls adında, altı yıl süren bir dizi çekmiştim, şimdi ise aynı durum Star Wars için geçerli. Bir şekilde aklımdan çıkarmam gerekeceğinin farkındaydım çünkü toplamda üç film çekeceğimizi biliyordum. Artık o role geri dönmeme gerek kalmayacak, o yüzden henüz nasıl bir şey olacağını idrak edemedim. 


Bir aktör deniz piyadesine nasıl dönüşür ya da deniz piyadesi bir aktöre nasıl dönüşür? Deniz piyadelerine katıldığınızda oyuncu muydunuz?

Oyuncu olmayı hep istemiştim. Deniz piyadeleri de bir bakıma aldığım en iyi oyunculuk eğitimi oldu. İnanılmaz derecede stres altında olan insanlarla birlikte dünyanın geri kalanından soyutlanmış durumdasınız. Setteki yaşam tarzını, ekip çalışmasını ve övgüleri paylaşmayı deniz piyadelerinden öğrendim. Elbette film setindeki riskler ordudaki risklerden çok daha farklı. Ancak orada da oynamanız gereken bir rol var. Ekip içindeki rolünüzü bilmeniz gerekiyor. Orada olma nedeniniz ise bireysellikten uzak, daha büyük bir misyonu başarmak. Ekibi yöneten de biri var. O ne yaptığını bildiğinde yaptığınız iş size de aktif, anlamlı ve gerekli bir işmiş gibi geliyor. Ama ne yaptığını bilmiyorsa siz de yaptığınız işin tehlikeli olduğunu ve zaman kaybettiğinizi hissediyorsunuz. Bu yüzden çok büyük bir geçiş olduğunu düşünmüyorum. Neticede yine hizmet sektöründesiniz ve bir grup insan kendilerinden daha büyük bir işi başarmaya çalışıyor. 


Clint Eastwood hep bir şeyler öğreneceği filmleri tercih ettiğini söyler ve filmleri her zaman çok farklıdır. Siz neler öğrendiniz veya kendinize neler kattınız?

Bir film çekebilmenin inanılmaz bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Biri milyonlarca dolar ödüyor, biz de ailemizden uzakta, bir çukurda veya tam olarak çukur olmasa da bir yerde soyutlanmış şekilde o proje üzerinde çalışıyoruz. Biri bunu çekiyor ve o film sonsuza dek var oluyor, dolayısıyla buna değmeli. Gelip her şeyinizi vermeniz gerekiyor. Bunun nasıl bir potansiyele sahip olduğunun farkındayım. Belki de dünyanın öbür ucunda, sizinle hiçbir ilgisi olmayan birine ulaşacak bir film ortaya çıkarıyorsunuz. Benim de film ve sinemayla ilişkim böyleydi. Indiana’nın küçük bir kasabasında Scorcese’nin, Fellini’ninya da  Godard’ın filmlerini izliyordum. Böylece hayal gücünüz gerçekten gelişiyor. Filmler son derece demokratik eserler ve kendi seyircilerini bulabiliyorlar. 


Savunmasızlık sizce bir oyuncu için ne kadar önemli?

Savunmasızlık olarak görmüyorum, benim için oyunculuk daha çok empatiyle alakalı. Oyunculukla ilgili en sevdiğim şey, sizi empati kurmaya zorlaması. Empatiyi hayatınızın bir parçası hâline getiriyor ve belki de hiç ilgilenmediğiniz, hiç alakanız olmayan insanlara bakıp onları anlamanın yolunu bulmak zorunda kalıyorsunuz. Genellikle başka işlerde böyle pratik yapma şansı bulamıyorsunuz. Kimse size hayata başkasının penceresinden bakmak için üç ay süre vermiyor. 


Deneyimli yönetmen Noah Baumbach’ın yönettiği Marriage Story (2019) ve Scott Burns’ün ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu The Report (2019) filmlerinde oynadınız en son. Böyle farklı işlerde çalışırken işinize yaklaşımınız nasıl değişti?

İkisi farklı insanlar, dolayısıyla farklı sınırları var. Noah’nın filminde beraber daha çok zaman geçirebildik, dolayısıyla her şeyi daha derinlemesine düşündük. Noah’nın filmini en başından beri biliyordum, beraber konuşmuştuk ve ne yapmaya çalıştığımızla ilgili zaten fikrimiz vardı. Scott’ın filmi ise çok daha hızlı gelişti. Bu yüzden çekim yaptığımız koşullar farklıydı. Setlerde kendi çalışma tarzımı zorla kabul ettirmeye çalışmıyorum. İşlerin nasıl yürüyeceğini onlara bırakıyorum. Ancak neticede tamamen farklı iki insandan bahsediyoruz. Filmleri de elbette yönetmenlerinden tam anlamıyla ayıramayız. Bu nedenle filmlerin havası ve karakterler tamamen farklı.


Şimdiye kadar pek çok filminizi izledim ve bu filmlerde en ilgi çekici bulduğum nokta komedi performansınız ve mizahı oyunculuğunuzda kullanmanızdı.

Filmleri çekerken “Bu komedi filmi” diye düşünmüyorum. Hayatı gerçekçi şekilde yansıtan filmlerde çalıştığım için kendimi şanslı addediyorum. Hayat türlere ayrılmıyor, dolayısıyla aslında filmleri de türlere ayıramayız. Ancak hayat bir film olsaydı komedi olurdu. İnsana dair filmlerde çalıştığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Böyle filmler de doğal olarak mizah unsuru içeriyor. Öte yandan bunun benim becerilerimle ilgisi olduğunu düşünmüyorum; daha ziyade senaryoyla, yönetmenle ve benim ancak en son halkası olabildiğim pek çok farklı unsurla alakalı.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi