Çocuklar Antik Mısır’ı öğrenmeye bayılıyor. En azından ben bayılıyordum. Bence, Antik Mısır tarih ile maceranın bir karışımı. Belki bu Indiana Jones sayesindedir; öte yandan Mısır’ı ne zaman düşünsem aklıma gömülü mezarlar, çözülmesi gereken şifreler ve gizemli tanrılar geliyor.

Dünyadaki büyük tarih müzeleri Mısır’dan getirilen hazinelerle dolu; bunları gördüm ve bu yüzden Mısır tarihi bana bir şekilde tanıdık geliyor. Medeniyetin beşiği olan Mısır’ın tarihi aslında hepimizin tarihi.

Yine de durum tam öyle değil. Son Mısır seyahatimde yerli halkın kendi miraslarıyla ne kadar gurur duyduğunu gördüm. Nasıl duymasınlar? Mısır’ın kumtaşlarına oyulmuş devasa antik şehirleri karşısında tarihin iliklerime kadar işlediğini hissettim. Mezarların tepesine tırmanmak, tozlu havayı solumak gibi maceralar benimdi ama tarih onlarındı.

 

Bu deneyimi edinmek yine de heyecan verici. Luksor, tapınak duvarlarındaki Victoria dönemine ait grafitilerden de anlaşılabileceği üzere XVIII. yüzyıldan bu yana Avrupalı turistleri ağırlıyor. Mısır’ı yeni bir turizm merkezi olarak nitelemenin kulağa ne kadar safça geldiğinin farkındayım ama durum böyle görünüyor. 2011 devriminin ardından yaşanan siyasi huzursuzluk nedeniyle turist sayısı büyük oranda düşmüştü. Şimdi, ülke yeniden istikrar kazanınca turistler tekrar gelmeye başladı.

 

Luksor, Mısır gezim için mükemmel bir final oldu. Seyahatime Kahire’deki piramit, cami ve müzelerle başladım, sonrasındaysa gemiyle Luksor’a gitmeden önce Nil kıyısında birkaç gün geçirmek üzere uçakla Asvan’a geçtim.

Gezilecek yerlerinin çokluğu nedeniyle Luksor sıklıkla “dünyanın en büyük açık hava müzesi” olarak anılır. Eski çağlarda şehrin adı Teb’di. Nefes alan, canlı bir şehirdi ve birkaç kez Mısır’ın başkentliğini yapmıştı. Bugünkü Luksor Nil’in iki yakasını da kapsarken yeni şehir doğu yakasına, antik tapınakların yanına kurulmuş. Batı yakasındaysa “ölüler şehri” olan nekropolis bulunuyor. Krallar Vadisi ile Kraliçeler Vadisi de bu çorak topraklarda.

 

Şehre adım atmadan önce tarihine bir bakalım. Mısır’ın sanat, mimari ve bilimde büyük atılımlar yaptığı Orta Krallık döneminde Tebli prens II. Mentuhotep (MÖ 2055-2004) aşağı ve yukarı Mısır’ı birleştirdi. Prens, memleketi olduğu için Teb’i Mısır’ın başkenti yaptı belki de. Ülkenin siyasi başkenti birkaç kez değişse de Teb yüzlerce yıl boyunca dinî başkent olarak kaldı. Bu dönemde Teb büyük zenginliklere sahip olduğu için firavunların harcayacak çok kaynağı vardı. Şansımıza çoğunu tapınaklara harcadılar.

 

Bu tapınakların en büyüğü ise yerel bir tanrı olan Amon’a adanan Karnak Tapınağı. Tapınağın inşasına MÖ 1971 yılında başlanmış ve sonraki 1500 yılda tahta çıkan 30 firavun burayı hem genişletmiş hem de süslemeye devam etmiş. Karnak, günümüzde dünyanın en büyük dinî komplekslerinden biri olma özelliğini koruyor.

Benim için bu büyüleyici kompleksin insanı en çok sersemleten bölümü, papirüs şeklindeki 134  sütunun göğe uzandığı Büyük Hipostil Salonu’ydu. Her yaz Nil’in taşmasıyla bu salon da papirüslerin yetiştiği bir bataklık gibi suyla doluyor. Sabahın erken saatlerinde, etraf kalabalıklaşmadan sütunlar arasında gezerken kendimi çok küçük ve çok “yeni” hissettim.

Karnak’tan çıkıp iki yanında sfenkslerin yer aldığı uzun yürüyüş yolunu takip ettim. Bu üç kilometrelik yol şehrin ortasında bulunan ve önünde devasa bir dikilitaş duran Luksor Tapınağı’na uzanıyor. Tapınak Kral III. Amenhotep (MÖ 1390-1352) ve II. Ramses (MÖ 1279-1213) tarafından inşa ettirilmiş. Tapınak, Opet Festivali için kullanılmış; şehir kutlama yaparken Amon      ve karısı ile oğlunun heykelleri Karnak’tan çıkarılıp sfenksli yoldan indirilirmiş. Tarihini öğrenmek için gündüz bir rehberle Luksor Tapınağı’na gitmiş olsam da tapınak gece beni yeniden kendine çekti. Geceleyin aydınlatılan yapı daha büyüleyici görünüyordu.

Elbette Luksor sadece bir açık hava müzesi değil, aynı zamanda bir şehir. Luksor Tapınağı’nın etrafındaki bölgede restoranlar, oteller, nargile kafeler ve iki firavun mumyasıyla Teb hazineleri koleksiyonunun sergilendiği Luksor Müzesi bulunuyor. 

Tarihî otelleri seven biri olarak Sofitel Winter Palace’a girerken heyecanlıydım. 1922 yılında Howard Carter, bu ünlü yapının basamaklarında Kral Tutankhamun’un mezarını keşfettiğini duyurmuştu. Akabinde (ve dedikodulara göre lanet yüzünden altı hafta sonra hamisi öldüğünde) Mısırbilime karşı büyük ilgi duyulmaya başlandı. Otelde kalmasanız bile lobisinden geçerek bahçesine çıkıp bir bardak çay için.

 

Luksor’daki son günümde Kral Tut’un mezarına girmek için Krallar Vadisi’ne gittim. Kral Tut’un ortaokul tarih kitabımın kapağında bulunan ve doğrudan bana bakan yaldızlı maskesini hâlâ hatırlıyorum. Onlarca yıl sonra mezarına girip mumyasına baktım; ancak artık yüzünde altın yaldız yoktu. Indiana Jones filmlerine benzemese de çok uzak bir deneyim değildi.

Kral Tutankhamun’un mezarı Krallar Vadisi'ndeki en ünlü eser olabilir, ancak bunun nedeni en etkileyici eser olması değil. Kral Tut’un mezarı küçük olmasına rağmen keşfedilene kadar dokunulmadan muhafaza edildiği için ünlü. Vadide 63 mezar var ve Tut’unki hariç hepsi yüzyıllar içerisinde yağmalanmış. Yani içlerinde herhangi bir hazine kalmamış; yine de bu mezarların her biri başlı başına bir hazine. Karnak’taki tapınaklarda çoğu resim silinmiş olsa da 4 bin yıllık mezarların içerisindeki resimler daha yeni kurumuş bile olabilir.

 

Sonraki gün, birkaç ayımı geçireceğim Paris’e uçtum. Bisikletle defalarca Champs-Élysées’nin başında trafiğin tek bir dikilitaşın etrafında döndüğü Concorde Meydanı civarında dolaştım. Bu sefer ona yakından bakmak için beton kaidenin yanına gittim. Dikilitaş 1829 yılında Mısır hükümeti tarafından Fransa’ya hediye edilmiş. Bu taşın bir kopyası da Luksor Tapınağı’nın dışında duruyor. Bu antik eserin önünde araçlar çevremde dönerken bir ses işittim; bu, trafiğin gürültüsü müydü? Yoksa bir uğultu muydu? Bilemedim.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi