Kristal avize ve şamdanlar, endam aynaları, kalem işleri, altın varaklar… İstanbul’un, yakasında yakuttan bir broş gibi taşıdığı tarihî kasırlar aradan geçen zamana rağmen biraz büyülü biraz da buğulu bir saltanat masalı anlatıyor. Masalın içinde biz de varız. Bir hafta sonunu, koridorlarında kaybolacağımız bu hayale neden ayırmayalım ki?

İstanbul, mührü sökülmemiş bir sandık gibi, derinlerinde paha biçilemez mücevherler saklıyor. Bazen yeşillikler arasına gizlenen bazen de mavi suları süsleyen ata yadigârı saray, köşk ve kasırlar şehrin ne kadar asil ve zengin olduğunun göstergesi. Osmanlı’nın son yüzyılına ev sahipliği yapan kasırlardayım bu hafta sonu. Padişahların hayatlarına ışık tutan, inşa edildikleri dönemin yüzünü Batı’ya dönmüş sanat anlayışını ortaya koyan, tarihî anlara tanıklık eden bu yapılar şimdi birer müze olarak, yüzyıl öncesine seyahat etmek ve hanedan üyeleri gibi saltanatlı bir gün geçirmek isteyenleri ağırlıyor. Anadolu Yakası’ndaki Mecidiye ve Küçüksu ile Avrupa Yakası’ndaki Ihlamur ve Maslak kasırları böylesi bir gezi için biçilmiş kaftan.

 

Taşın Sanata Dönüşmüş Hâli

Mecidiye Kasrı Beykoz’un Yalıköy semtinde, Boğaz’ın en güzel tepesinde inşa edilmiş taş bir yapı. Günümüzde kültür-sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan tarihî Kundura Fabrikası’na komşu. Manolya ağaçları arasındaki kasrın Roma forumunu andıran Neoklasik sütunları ve kemerli pencereleri, yaklaştıkça daha da heybetli ve gösterişli hâle geliyor. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı inşası ancak 1854’te oğlu tarafından tamamlanan kasır, dönemin padişahı Sultan Abdülmecid’e armağan ediliyor. İlk yıllarında av köşkü olarak kullanılıyor, daha sonra günlük konaklamalara, yabancı devlet adamlarının ve elçilerin kabulüne ev sahipliği yapıyor. Osmanlı’dan sonra, 1920’lerden itibaren yetimler yurdu ve göğüs hastalıkları hastanesi olarak kullanılan Mecidiye Kasrı iki yıldır müze olarak ziyaretçilere açık. Kasır, denizden başlayarak kat kat setler hâlinde yükselen peyzaj içine kondurulmuş taş bir dantelayı andırıyor. İçeri giriyorum. Kırmızı halılar serilmiş simetrik merdivenlerden çıkarken, uçlarından ters lalelerin sarktığı kristal avizelerin zarafetine ve kalem işlerine gözlerim takılıyor. Avrupai mobilyalarla döşeli odaları gezerken kendimi tam bir saraylı gibi hissediyorum. Kasrın içi kadar dışı da görkemli. Manolya ağaçları altındaki kafeteryada soluklanırken, elektronik rehberin anlattığı tablo canlanıyor zihnimde: “Sultan Abdülaziz, 15 Ekim 1869 Cumartesi günü, kendisini ziyaret için İstanbul’da bulunan Fransız İmparatoriçesi Eugénie’ye Beykoz Mecidiye Kasrı’nda mükellef bir ziyafet verir. Ordunun geçit törenini izletir. O gün İstanbul halkı, tarihî törenlerden birini görmek için kara ve deniz yoluyla Beykoz’a akın eder.”

 

Böyle Olur Padişahın Av Köşkü

Boğaz boyunca Anadolu Hisarı’na doğru ilerleyerek bir başka saltanat kasrına, Küçüksu’ya geçiyorum. Beykoz’un engin Boğaz manzaralı Dalyan kıyısı yine kalabalık, şen şakrak. Paşabahçe hattında, balık-ekmek satan teknelerden gelen ızgara kokusu pek davetkâr ama gitmeliyim. Tarih boyunca renkli eğlencelere sahne olmuş Göksu Deresi görünüyor ufukta. Şimdi de değişmedi; kafe ve yeme içme mekânlarıyla şehrin vazgeçilmez dinlenme noktalarından biri burası. Etrafı beyaz dökme demirden dantel gibi ferforjelerle çevrili Küçüksu Kasrı, Küçüksu Deresi’nin kıyısında, nilüferlerle süslü bahçenin içinde. Son dönem saltanat eserlerinde imzasını sıkça gördüğümüz Nigoğos Balyan’ın 1857’de av köşkü olarak tasarladığı kasır, Sultan Abdülmecid döneminde inşa ediliyor. Barok ve Rokoko gibi Avrupai üslupların Osmanlı’ya has sentezini hem dış hem de iç dekorasyonda görmek mümkün. Gözü yormayan simetri özelliği dış cephede olduğu gibi içeride de devam ediyor. Yeri geldiğinde kucak gibi açılıp kapanan merdivenler, tek parça Hereke dokuması halılar, Boğaz’a açılan giyotin pencereler, zamanın nasıl geçtiğini unutturuyor bana. İskelenin önünden geçen yatlar, padişahın saltanat kayığıyla kasra geldiği karşılama törenlerini hatırlatıyor ister istemez. Sadece Boğaz değil, dışarıda başka bir tarih daha var beni çağıran. O da Mihrişah Sultan Çeşmesi. Sultan III. Selim’in annesi için 1807 yılında yaptırdığı çeşme edebiyat ve sanat eserlerinde sıkça rastladığımız simgelerden biri.

 

Ihlamurlar İçinde Bir Kasır

Boğaz’ın Avrupa Yakası da saltanat eserleri bakımından en az Asya Yakası kadar zengin. Küçüksu’dan Beşiktaş’a Şehir Hatları vapuruyla geçmek aynı zamanda kıta değiştirmek demek. Bu keyifli yolculuğun sonu Ihlamur Kasrı’na varacak. Beşiktaş iskelesi neşeli, çarşı her zamanki gibi hareketli. Ihlamurdere Caddesi’ni katettikten sonra 160 yıllık av köşkü karşıma çıkıyor. Şehrin ortasında yer alan kasrın bulunduğu bahçe ıhlamur ormanından farksız. Kesme taştan yapılmış bina şirin bir düğün pastası gibi süslü. Ön cephede deniz kabukları, çiçekler, yapraklar, rozetler, “C” ve “S” kıvrımlarının içine yerleştirilen meyve dolu vazolar… Burada da karşıma aynı isimler çıkıyor: Sultan Abdülmecid ve mimar Nigoğos Balyan. Kasrın dışı kadar içi de estetik görünüyor. Ahşap kabartmadan altın varaklı tavanlar, porselen kaplı şömineler, mermer gibi görünen stuko sıvalar, her odada deseni değişen birbirine geçme parkeler büyüleyici.

Salonlardaki renk ve desen hareketliliğinden yorulunca bahçenin sadeliğinde soluklanmak için dışarı çıkıyorum. Ihlamur Kasrı’nın yanında padişahın hane halkının konaklaması için inşa edilen küçük bir yapı daha var. Bugün kafeterya olarak kullanılan Maiyet Köşkü’nün bahçesinde dinleniyorum. Kahve kokusu yeşilin serinliğine karışıyor. Sultan Abdülmecid’in, 1846 yılında Fransız şair Lamartine’i ağırladığı günü hatırlatıyor elimdeki broşür. Şairin sözleri, kendimi bu bahçede neden iyi hissettiğimi anlatıyor bana: “Ihlamur, padişahın en sevdiği köşktür, burada dinlenir ve mütalaa eder.”

 

Şıklığı Sadeliğinde

“Saltanat günüme” dördüncü bir kasır eklemeye kararlıyım. Aklımda, araçla 15 dakikada gidebileceğim Maslak Kasrı var fakat Maslak bazen son derece yoğun olabiliyor. Bir yanda gökdelenler, diğer yanda alışverişe, sanata ve tarihe uzanan mekânlar… Plazaların ve modern telaşın semtini geçtikten sonra Maslak Parkı’nın içine gizlenen kasır huzur dolu bir vaha gibi çıkıyor karşıma. Ahşap dış cephe üzerinde ne desen var ne de kabartma. Sultan II. Abdülhamid’in şehzadelik yıllarını geçirdiği kasır, padişahın karakter özelliklerini de yansıtıyor sanki. Belli ki Sultan burada, alışılmış saray ihtişamını ve konforunu değil çiftlik hayatını tercih etmiş. Marangozluğa merakının yanında nadir bitki türlerine de ilgi duyduğu bilinen II. Abdülhamid’in bahçe içindeki Limonluk Kasrı da buna işaret ediyor. Limonlukta Fransa’dan o dönemde ithal edilen kamelyaları görmek oldukça şaşırtıcı. Düğün-nişan çekimi için gelen çiftler dış mekânlarda gülümseyerek poz veriyor. Bahçe içindeki sekizgen Çadır Kasrı kafe olarak değerlendiriliyor. Gözleme ve çay, menünün mütevazı seçeneklerinden sadece ikisi. Tercihimi bunlardan yana kullanıyor ve Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı seyre dalıyorum.

Aklımda, bu güzel saltanat gününü Boğaziçi’nin engin maviliğinde noktalamak var. Maslak’tan İstinye’ye doğru inerken güneş de etrafına hareler yayarak kaybolmaya yüz tutuyor. İskelede ise şehir tam bir kartpostala dönüyor. Sonbaharın bu güneşli hafta sonu ve cam bardakta yudumladığım demli çay en büyük saltanatı yaşadığımı hissettiriyor bana.

 

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi