Çini Osmanlı topraklarında kendi hikâyesini bulan bir sanat. İstanbul’da bugün de onu tasarlayan, sırlayıp ateşte pişiren ustaları var.

Toprak, ateş ve sır! Çini bu üçünün birlikte oynadığı bir oyun olarak tanımlanıyor. Tasarlanıyor, boyanıyor, sırlanıp ateşte pişiriliyor. Kimya ve sanatın birleştiği noktada ortaya çıkan bu eserlerin inceliklerini İstanbul’daki beş ustasından dinledik.

 

Dünden Bugüne Öğrenilmez

Güvenç Güven, ömrünü çiniye adamış sanatçılardan biri. Eşi Nursen Güven’le beraber yıllardır İznik çinisi üzerine çalışıyor. Güven’in çini atölyesi XVIII. yüzyılda çini fırınlarının yer aldığı Ayvansaray’daki Tekfur Sarayı’nın hemen yanında. Atölyede yaptığımız görüşmede Güven çiniyle ilişkisini şu sözlerle anlatıyor: “Çok sevmezseniz böyle bir işi yapamazsınız. Ben 35 sene önce buna aşk demiştim ama şimdi anlıyorum ki başka türlü bir şey. Aşktan da öte!” Güven, çininin tüm tarihsel serüvenini biliyor. Eşi Nursen Güven’le birlikte Faik Kırımlı’yla tanışmaları kendilerine bu büyük dünyanın kapılarını sonuna kadar açmış.

Osmanlı çinilerinin Bursa’daki Yeşil Türbe’nin ve Yeşil Cami’nin inşasının ardından daha da geliştiğini belirten Güven sözlerine şunu da ekliyor: “Türk insanı düşüncesini, zevkini, zarafetini bu sanata yansıtıyor. Saray nakkaşhanesindeki ustalar çinide farklı renkler denemeye başlıyor; yeşiller giriyor, desenler dâhil oluyor. Biz eşimle bir nakkaşhane gibi çalışıyoruz. Deseni biz çiziyoruz; kendimiz boyuyoruz. Altyapısını, boyasını, sırrını, astarını, kenarındaki çerçevesine kadar yapıyoruz. Çiniyi pişirdiğimiz fırını dahi kendim yaptım. Çini çok fazla deneyim ve sabır gerektiren bir sanat. Dünden bugüne öğrenilmez.”

 

Esas Malzeme Kuvars Taşı

Çini üzerine çalışan bir diğer sanatçı Ersin Fethi Öçal. Öçal’la Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki atölyesinde bir araya geliyor ve sohbet ediyoruz. Öçal’ın atölyesinde hem kendi eserleri hem de öğrencilerinin çalışmaları yer alıyor. Öçal, “Ben çiniye âşık bir insanım.” diyor ve devam ediyor: “1972 yılında İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun oldum. İlk görevim İznik’teydi. Askerliğimi ise Kütahya’da yaptım. Çininin merkezlerine düştüm hep. Mezun olduktan sonra hemen küçük bir fırın alıp denemelere başladım. Formüller, sırlar rüyalarıma girerdi. Çok sevmeyince başarmanız zordur. Ben hep İznik çinisi yapmak için çabaladım. Bunun altyapısında kuvars vardır. Faik Kırımlı Hocam hayattayken, Florya sahilinde birlikte kuvars toplardık. Çini, portakal rengine dönen bir ateşin içinde pişer. İşte o çini çelik gibidir.”

 

Öçal, İstanbul’un çini sanatının en önemli eserlerine ev sahipliği yaptığını belirterek Süleymaniye ve Rüstem Paşa camilerindeki çinilerin alanının en iyilerinden olduğunu vurguluyor. Öçal, “Piyale Paşa Camii’ndeki çinilerde en güzel kırmızı tonlarını görürüz. En güzel yeşil ise Kadırga’daki Sokullu Mehmet Paşa Camii’ndedir. Tabii Topkapı Sarayı’nda da çini sanatının en önemli eserleri bulunur.” diyor.

 

Çini Bizi Pişiriyor

Bir sonraki durağım Sultanahmet’teki Caferağa Medresesi. Bu medresede geleneksel sanatlar üzerine dersler veriliyor yıllardır. Çini sanatının sırlarını öğrencilerine aktaran ise Emel Basut Gemici. 1990 yılında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü’nde tanıştığı hocası Nezihe Bilgütay kendisinin çini üzerine çalışmasına vesile olmuş. Gemici, bu tarihî medresenin taş duvarları arasında çininin sanatçıyla olan yolculuğunu bize şu cümlelerle anlatıyor: “Biz çiniyi pişiririz. Ama çini de bizi pişirir. Her aşamasında müdahil olduğunuz objenin üstünü bir sır tabakasıyla kaplıyorsunuz ve fırına emanet ediyorsunuz. Kapağını da dua edip kapatıyorsunuz. İçeride ürün pişerken dışarıda da siz pişiyorsunuz. Her çini sanatçısı gibi o fırından benim de kırık çıkan işlerim oldu. Onu geride bırakıp yenisini yapabilmek, bu yetiyi kazanabilmek zaten pişmek dediğimiz şey oluyor. Ben sergilerimde sanatseverlerin eserlerime bu nedenle dokunmasını isterim. Dokunsunlar ki, o ateşi hissetsinler.”

 

Fırından Ne Çıkarsa Kısmettir

Son durağım Fatih Kıztaşı’ndaki Mümine Ateş Çini Atölyesi. Mümine Ateş çiniyle çocukluk yıllarında tanışmış. Bu süreci şu sözlerle anlatıyor: “Çocukluğum Anadolu’nun çeşitli illerinde geçti. Sivas ve Konya gibi şehirlerde Selçuklu medeniyetinin izlerini inceleme, görme şansım oldu. Babamın da yönlendirmesiyle çinicilik üzerine eğitim almaya başladım. Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel El Sanatları Çini Bölümü’nden mezun oldum. Daha öğrenciyken öğretmeye başlamıştım. Çünkü hakkıyla öğretmek de öğrenmenin parçası hâline geliyor.” Ateş, “Bazen tek bir renk için aylarca uğraşırsınız. Ben turkuazın bir tonuna altı ayımı verdim.” diyor ve kendisini asıl heyecanlandıranın çiniyi mimariyle buluşturmak olduğunu söylüyor.

Ateş, çininin sırlanma aşamasını ise şöyle tarif ediyor: “Adı gibi sırlı bir olay. Bir nevi sıvı camla kaplıyorsunuz çalıştığınız eseri. Her eser farklı bir sır ister. Fırında kimi iş üstte pişmek ister, kimi altta. Onu dinlersiniz, duyarsınız. Tecrübelerinize dayanarak, okuyarak, deneyerek yol alırsınız. Her şeyi hesapladığınızı düşünüp fırına teslim edersiniz. Ne kadar ayarlama yaparsanız yapın fırından ne çıkacağını bilemezsiniz. Aylarca uğraştığınız o parçayı ateşe atarsınız. Fırından ne çıkarsa kısmettir.”

 

Her Şey Hayal Etmekle Başlıyor

“Çini ruhumun bir parçası. Yunus Emre’nin dediği gibi, sevdiğimi söylemezsem sevmek derdi beni boğar. Çini kendimi anlatabildiğim mecra.” Bu cümleler çini sanatçısı Fatma Şan’a ait. Güzel sohbetimizin mekânı ise Şan’ın Fatih’teki atölyesi. Şan’a göre, çininin özünde tasarım var. “Her şey hayal etmekle başlıyor.” diyerek sözlerine devam ediyor: “Tasarım olmazsa çini de olmaz. Yaptığımız işlerin bizi anlatmasının nedeni budur. Eser sanatçının aynası. Bu yüzden mesele sadece fırçanın maharetinde değil, sanatçının esere yansıyan ruhunda.”

Şan, Bursa’da, tarihî çinilerin yer aldığı bir kentte doğup büyüdüğü için şanslı olduğunu söylüyor. Önce Kütahya’da, Dumlupınar Üniversitesi’nde; ardından da İstanbul Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğrenim görmüş. Çiniyle öne çıkan bu şehirlerde çeşitli sanatçılarla bir araya gelerek birçok projede yer almış. Bu serüveni ise şu cümlelerle anlatıyor: “Hayat yolculuğum bana sevdiğim işin birçok sırrına ulaşma fırsatı verdi. Çininin tasarım süresi uzun, üretimi meşakkatli olmasına rağmen ona karşı tutkum hiç değişmedi. Bir sebebi de işte bu sırların hiç bitmeyişi belki.”

 

 

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi