Antonio Banderas yetenekli bir İspanyol aktör, yapımcı ve şarkıcı. Kariyerine yönetmenliğini Pedro Almodóvar’ın üstlendiği bir dizi filmle başlayan aktör daha sonra Philadelphia (1993), Desperado (1995), Evita (1996), Maskeli Kahraman Zorro (1998) gibi ünlü Hollywood yapımlarında rol aldı. 2019 yılında Acı ve Zafer filmindeki performansıyla Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan aktörle Skylife okuyucuları için Toronto’da bir araya geldik.

Acı ve Zafer’de Pedro Almodóvar’ın alt benliğini oynadınız. Onun gibi bir sanatçıyı canlandırmak büyük bir sorumluluk. Merak ediyorum, başka bir oyuncunun sizi canlandırmasını ister misiniz? 

Öncelikle anlatılacak bir hikâyem olup olmadığını bilmiyorum. Anlatılacak kadar dramatik bir hayatım olduğunu sanmıyorum. Umarım böyle kalır, çünkü anlatılacak bir hikâyeniz varsa bunu daha enteresan hâle getirecek dramaların meydana gelmesi gerek ve ben hayatımda böylesi dramalar istemiyorum; sadece yapmayı sevdiğim şeyler olmalı hayatımda.

Ayrıca, bu aralar, geçirdiğim kalp krizinden sonra Güney İspanya’da satın aldığım tiyatroya yoğunlaştım. Bu, evden ayrıldığımdan beri kurduğum bir hayaldi. Bir tiyatro aldım ve bence bu kendimi mahvetmek için izleyebileceğim en romantik ve mükemmel yol. Hayli para, enerji ve zaman sarf ettim ama değdi; kasım ayında açılıyor. Okula da epey bağlandım; 600 öğrencimiz var; dans ediyorlar, şarkı söylüyorlar ve oynuyorlar; ayrıca atölye olarak kullanacağımız ikinci bir tiyatro daha açacağız. Bazı öğrencilerimiz şimdiden Londra’nın Batı Yakası’ndaki oyunlarda, Madrid’deki müzikallerde ve Bolşoy’da performanslarını sergiliyor. Kariyerimde edindiğim tecrübeyi gençlerle paylaşmak oldukça tatmin edici bir iş. Bu hayatta başıma gelen en güzel şeylerden biri. Dolayısıyla, buna epey zaman ayıracağım. Ancak aynı zamanda gerçekten ilgimi çeken filmlerde oynayacak ve ilgilenmediğim teklifleri geri çevireceğim.

 

Memleketinizde bir tiyatro almak çocukluğunuza ve gençliğinize dair pek çok anıyı da beraberinde getirmiştir eminim. Bize biraz da eve dönüş deneyiminizden bahsedebilir misiniz?

15-16 yaşlarımda kimlerle arkadaşlık ettiysem hâlâ onlarla arkadaşlık ediyorum. İlişkilerimi korudum ve çoğu arkadaşım şimdi tiyatromda farklı işlerde çalışıyor ve sadece sanatsal işler yapmıyorlar, idari pozisyonlarda çalışanlar da var. Dünya artık farklı bir yer, benim ayrıldığım zamana kıyasla daha küçük. Ben evimden ayrıldığımda mesafeler çok uzaktı ve bu tiyatroyu almam mümkün değildi; tiyatroya gelecek oyunculara farklı imkânlar sağlamak istiyorum, onları New York’a götürmek istiyorum ve götüreceğim. İlk prodüksiyonumla onları New York’a götüreceğim; çünkü insanların İspanya’dan gelen bu çocukların yeteneklerini görmelerini, onları İspanya dışında izlemelerini istiyorum. Örnek olarak yapmak istediğim pek çok şey var. Hollywood bir marka. Eğer bir markanız varsa filmleri nerede çektiğinizin önemi yok.

Her şey o kadar hızlı değişiyor ki! Tüm platformlar değişiyor. Netflix çıktı ve şimdi Disney, Disney Plus’ı çıkarıyor. Günümüz özellikle gençlere kendi işlerini geliştirebilmeleri adına pek çok platform sunuyor; bu çok önemli. Ben oyuncu olup Madrid’e gittiğimde yalnızca bir ulusal televizyon kanalı vardı ve tiyatro yapan ailelerin sayısı üçü, dördü geçmezdi. İnsanlar hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar çok film izlemedi ve artık izlenen filmlerin formatı da değişti. Filmleri seven insanların yaşadığı sorun geleneksel sinemaya gitme, tanımadığımız insanlarla bu büyük ekrandaki hikâyeyi izleme; bu deneyimi, bu teatral deneyimi paylaşma ve aynı filmi karanlıkta hep birlikte seyretme heyecanını kaybetmiş olmak. Neredeyse günlük olarak film tüketiyorum. Çalışmıyorsam her gün bir film seyrettiğimi söyleyebilirim. Çalıştığımdaysa işimle uğraşmam ve hazırlanmam gerekiyor. Ama çalışmıyorsam günde üç film bile seyredebilirim. Film seyretmekten keyif alıyorum. Pek çok farklı gerçekliği takip etme ve filmleri farklı şekillerde seyretme imkânımız var artık. Bence bu iyi bir şey; bu deneyime uyum sağlamalıyız. Ben, bu yüzden tiyatroyla uğraşmaya başladım; tiyatro asla değişmeyecek. Tiyatro oyunlarını kaydedebilirsiniz ama bu tiyatro olmaz, onu orada yaşayıp tatmanız gerekir. Ben bir aktörüm; her günün farklı olduğunu biliyorum. İşte, bu yüzden şimdiki hedefim tiyatro; bu, baştaki, korkuya yer olmayan bir sahnedeki oyunculuk tutkuma bir geri dönüş.

 

Çocukluğunuzda yaşadığınız yerin sizin açınızdan önemi nedir? Bunu açıklayabilir misiniz?

Oyuncular hayatlarını dramatize etme eğilimindedir. Çocukluğum çok iyi geçti. Dramaya yer yoktu. Diktatörlükle yönetilen bir ülkedeydim ama çok küçüktüm ve bunun farkında değildim. O zamanki İspanya’yı tarif etmem gerekirse, anestezi etkisi altındaki bir ülke olduğunu söylerdim. Franco, ben 15 yaşındayken öldü ve etrafımda olanlara ve ülkemde bastırılan şeylere ilişkin bir bilinç geliştirmeye o zamanlarda başlamıştım. Daha sonra tamamıyla ülkemin diktatörlükten demokrasiye geçmesine benzer şekilde ben de gençlikten yetişkinliğe geçtim. Ama benim iyi bir annem, iyi bir babam ve bugün hâlâ en iyi dostum olan bir kardeşim vardı. Ve dönüp baktığımda herhangi bir yapısal sorun görmüyorum. Gayet hoş çocukluk anılarım var.

 

O günleri düşündüğünüzde, ne gibi çıkarımlarda bulunabilirsiniz ve sizce o günler bugünkü hâlinizi ne kadar etkiledi? Ailenizin beklentilerini karşıladığınızı düşünüyor musunuz?

Annemle babamın beklentilerini pek çok yönden ele alabilirim. Annem savaş döneminde yetişen bir kızdı. O zamanlar çok küçüktü, İspanya İç Savaşı’nda beş yaşındaydı. Dehşet dolu şeyler gördü ve korkuyla büyüdü. Bu yüzden benim güvende olmamı istiyordu, rüyası buydu. Annemin rüyası, bir bankada çalışmam, cumartesi ve pazar günleri işe gitmemem ve yılda bir ay tatil yapmamdı. Arada tatile gidip gelirdik ve hayatımız böyle geçebilirdi. Ben ona karşı çıktım, ortada iki farklı hayal vardı: onunki ve benimki. Ama ben kendi hayalimi yaşayacaktım. Yine de Londra’da Evita’nın galasını yaptığımızda ne kadar mutlu olduklarını hatırlıyorum. Annemle babamı bu şekilde hatırlıyorum, onlarla kırmızı halıdan geçtik, sonra onları kulise götürdüler, ben de oraya geçtim ve annemi o zamanlar Birleşik Krallık’ın başbakanı olan John Major’la hararetli bir şekilde konuşurken gördüm. Başarımdan keyif aldıklarını gördüm ve öldüklerinde bunu da yanlarında götürdüler.

 

Emmy’ye aday gösterilen Genius dizisinde XX. yüzyılın en etkili ve ünlü sanatçılarından Pablo Picasso’yu oynadınız ve harika bir iş çıkardınız. Hangisi daha zordu, Picasso’yu oynamak mı Almodóvar’ı oynamak mı?

İkisinin de farklı zorlukları var. Picasso’yu oynamak Almodóvar için iyi bir hazırlık olabilir. Picasso zordu; çünkü gerçekten daha biyografik bir çalışmaydı, adım adım ilerlememiz gerekiyordu ve bana verdikleri tüm bilgilerin gerçekten doğru olduğunu taahhüt eden yapımcılarla bunu yapma fırsatı buldum. Pedro’yu oynadığım filmde gördüğünüz her şey gerçek değil. Ancak, olay şu ki bu durum, Pedro’nun filmini gerçek Pedro’dan daha Pedrovari kılıyor. Çünkü bence, hayatımızda yaptıklarımızdan ve söylediklerimizden daha fazlasıyız. Asla söylemediklerimiz ama söylemek istediklerimiz ya da yapmak istediklerimiz ama asla yapmadıklarımız da bizi biz yapan şeyler. Ve filmde bu da vardı, film bu malzemenin üzerine kurulmuştu.

Olay, geçmişte açık bıraktığımız şeyleri kapatmak, yani bu dürtüler. Ailenizle, annenizle, aktörlerle anlaşmak. Uzlaşmak yani. Herkes kendini bununla özdeşleştirebilir, çünkü hepimiz hayat denen yolda sırtımızda sefalet ve büyüklükle, acı ve zaferle ilerliyoruz.

Ve bunu izlemek çok güzel. Pedro bazen direktiflerle yönetmiyor, bizimle konuşuyordu. Pedro sete gelmeyi çok sever, bir sahne çekeceğimiz zaman doğrudan sete gelir, karakteri sizinle birlikte okur ve size son direktifleri verir. Bir keresinde, annemi oynayan Julieta Serrano ile bir sahne çekiyorduk; Pedro geldi ve önce Julieta’nın karakterini okudu. Ben de ona replikleri veriyordum. Sonra sıra benim karakterimin okumasına geldi, ama bunu yapamadı. Ve o an tüm filmin onda uyandırdığı duygusal etkiyi gördüm. Yanlış hatırlamıyorsam okuyamadığı cümle şuydu: “Anne, istediğin evlat olamadığım için üzgünüm.” Bir yönetmenden daha duygusal bir direktif alabilir misiniz? Daha fazlasına ihtiyacım yoktu. Bu, Almodóvar’la sekizinci filmimdi; ancak onunla hiç bu kadar karmaşık, derin ve duygusal bir deneyim yaşamamıştım.

 

Bu performansınızla bu yıl Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldınız. Süreci biraz anlatabilir misiniz?

Biz oyuncu olarak deneyimlerden besleniriz, bizim gıdamız bu ve sadece karakterleri anlamaya, söz konusu karakteri oluşturmak için hayatımızın hangi kısmından faydalanabileceğimizi bulmaya çalışırız. Ancak gerçek birini oynamak her zaman zordur. Ve bu kişi gerçek hayatta arkadaşınızsa iş biraz daha zorlaşır ve hele kameranın arkasında oturuyorsa her şey aşırı derecede zor bir hâl alır.

22 yıldır Pedro’yla değil Amerikalılarla çalışıyorum ve oyunculuk hakkında pek çok şey öğrendim, kamera karşısında kendimi daha rahat hissediyorum. Bunu yapabilirim, bu rolü oynayabilirim, sesime güvenebilirim… Ancak birkaç provadan sonra Pedro bana Amerika’da öğrendiklerimin pek de işe yarar şeyler olmadığını söyledi. O zaman, ona karşı çıkmasam da bu fikrine katılmadım ve gergin bir çekim süreci yaşadık. Gerilimden bahsederken kastettiğim kreatif bir gerilim. Daha sonra filmi ilk izleyişimde içimde olduğunu dahi bilmediğim bir karakter ortaya çıkardığımı fark ettim.

 

Geçmişinize baktığımızda futbol oynamaya başladığınızı, eşsiz ve yetenekli bir futbolcu olduğunuzu görüyoruz, ancak sonunda başarılı bir aktör oldunuz. Kadere inanıyor musunuz?

Bir kaderimiz olup olmadığını bilmiyorum, ama bazen farkında olmadan kendi kaderimizi çizdiğimizi düşünüyorum. Çekim yasası denen şeye inanıyorum. Bir şeyi çok isterseniz ve kendinize karşı dürüst olursanız amacınıza ulaşırsınız.

 

Piyasada 22 parfümünüz olduğunu bilmiyordum. Bu işin zamanınızın ne kadarını aldığını ve sizin için ne ifade ettiğini merak ediyorum. İyi bir burnunuz olduğunu sanıyorum.

Hayır. Bu işi 23 senedir yapıyorum. Bu, 45 yıl önce birlikte tiyatro yaptığım arkadaşlarımın başlattığı bir işti, oyunculuğu bırakıp avukat ya da iş adamı oldular ve 23 yıl önce Hollywood’dan İspanya’ya döndüğümde bana bir teklifle geldiler. Ben de aslında bunu yapmak istemediğimi söyledim. Sadece ismimle fotoğraflarımı verdim. Bu başta arkadaşlarımla yaptığım bir işti. Sonra tamamıyla beklenmedik bir yöne saptı. Ve işler devam etti. Biraz zamanımı alıyor, bazen başka ülkelere seyahat etmem gerekebiliyor. Artık sadece ismim ve fotoğraflarım kullanılmıyor; bu konuda çalışmam, gezmem gerekiyor. Ve satışlar yıllardır muazzam.

 

Bunlar arasında favori bir parfümünüz var mı?

Ben hepsini kullanıyorum. Kimse inanmayacak ama bunu reklam için yapmıyorum, ancak bu işi kurduk kuralı başka bir parfüm kullanmadım. Yalnızca kendi parfümlerimi kullanıyorum.

 

 

 

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi