Anadolu medeniyetler mozaiğinin en küçük taşı hayli kuvvetli ışıldıyor. Tunceli, dağlık coğrafyasında ziyaretçilerine güzel bir tatil yaşatacak, bu garanti!

Elazığ-Bingöl yolundaki Kovancılar ilçesinden sola saptım ve şırıl şırıl akan Peri Suyu’nun köprüsünü geçtim. Artık Tunceli’deyim! Yol eni Munzur Çayı sularının Keban Barajı ile karıştığı bölgeye götürüyor. Su turkuaz rengi ve büyüleyici görünüyor. Burası leylek cenneti âdeta, hemen her direğin üstünde yuvalanmışlar, yavrularının açlığını yatıştırmak için yuva ile yiyecek arasında mekik dokuyorlar...
Aşılması zor dağlık coğrafya turkuaz nehirlerle renklenmiş ve Tunceli’yi Türkiye’de iç turizmin yıldızı parlayan destinasyonlarından biri hâline getirmiş. Kış aylarında Ovacık’taki kayak merkezinde kayak ve snowboard meraklılarını ağırlayan şehir, yaz aylarında bir sahil kentinin imkânlarını sunuyor. Pülümür ile Munzur çaylarında kıyılara deniz kumu dökülüp plajlar kurulunca Tunceli adeta, denize kıyısı olan bir şehre dönüşmüş. Baraj gölünde kayıklar ve jetskiler dolaşıyor, turistler iskelelerden tur teknelerine biniyor; buraların Akdeniz veya Ege’den farkı yok!
Dahası Tunceli doğa, yürüyüş ve son olarak rafting imkânları ile de öne çıktı ve haziran başında Dünya Rafting Şampiyonası, Türkiye'de ilk defa Tunceli'nin ev sahipliğinde gerçekleşti. Yarışmalar, Munzur Çayı'nda düzenlendi. Şampiyonada 20 ülkeden yaklaşık 800 sporcu mücadele etti.
MÖ 5500’lerde yerleşim yeri olan Hurrilerden bu yana birçok devlet ve medeniyetle tanışan Tunceli’nin şimdiki merkezine yaklaştığımı solumdaki tepede beliren Munzur Üniversitesi’nin modern kampüsünden anlıyorum. Şehrin Munzur’un batı kıyısındaki bölümünde resmî yapılar var. Yol, Munzur’un doğu yakasına, şehrin çarşısına doğru evler ve apartmanlarla devam edip çok sayıda bakkal, manav, kafe, restoran ile postane ve belediye binasının bulunduğu çarşıya uzanıyor. Etraf cıvıl cıvıl. Çarşı küçük bir meydan ve dağın bir çıkıntısında inşa edilmiş beş yıldızlı bir otel ile noktalanıyor. Burada yol bitse de önümdeki merdivenler Munzur kıyısındaki  dinlenme tesislerine iniyor. 
Önce bir çay molası verip ardından çarşıyı gezmeye başlıyorum. Karşıma çıkan bir kadın “Hoş geldin abla, gel sana bir kahve hazırlayayım.” diyor ve  işlettiği fırına götürüp bir tabureye oturtuyor beni. Kaldırıma kurduğu tezgâhında müşteri bekleyen ayakkabı boyacısı kadın gözüme çarpıyor kahveyi beklerken; elinde Çiçero’nun Devlet Üzerine kitabı var. Sonuçta Tunceli, Türkiye İstatistik Kurumu’nun “İllerde Yaşam Endeksi” araştırmasında eğitimde en iyi il seçilmiş ve birinciliği kazanmış bir yer; hiç şaşırmıyorum bu yüzden. 
Tunceliler, İslamın Ehl-i Beyt/Alevi koluna bağlılığıyla Türkiye’nin kültürel mozaiğinde kendilerine has bir yere sahipler. Bunun izleri tüm coğrafyaya yayılmış; birçok dağın tepesi keramet sahibi olduğuna inanılan Alevi büyükleriyle ilişkilendirilir ve  ziyaret edilir. Bunlardan birine Nazımiye ilçesindeki, 2 bin 97 metre yükseklikteki Düzgün Baba’ya gidiyorum. Ulaşılması zor olsa da tepe kalabalık. Mumlar yakılıp lokmalar dağıtılıyor, kurbanlar kesilip ikramda bulunuluyor. 
Ertesi gün Munzur Vadisi Millî Parkı’na doğru yola koyuluyorum. Vadiyi takip eden yol muhteşem; derin bir kanyonun dibinde akan Munzur Çayı yukarıdan görülüyor, daha sonra ise yol, 2019 Dünya Rafting Şampiyonası’nın yapıldığı çayın delişmen sularıyla aynı seviyede seyrediyor.Bölge 1971 yılında millî park ilan edilmiş; çengel boynuzlu dağ keçisi, ayı, kurt, tilki gibi yabani hayvanların yanı sıra 217’si endemik olmak üzere 1200’den fazla bitki türünü barındırıyor. Nesli tükenmekte olan bir benekli Anadolu semenderinin kameralara görüntülendiğini haberlerden hatırlıyorum. Yörenin ünlü çiçeği “ters lâle”yi ise mevsimi geçtiği için görmem maalesef mümkün değil. Park; kamp veya pikniğe gelip doğa yürüyüşleri yapmak isteyenler için harika bir yer. Üstelik çayda balık da bol. 
Meşe ve kavak ağaçları ile örtülü vadinin sonuna geliyorum. Önümde dümdüz Ovacık Platosu, onun da ötesinde yüksekliği 3 bin metreyi aşan Munzur Dağları; etekleri yeşil, tepeleri bembeyaz… Birkaç kilometre daha ilerleyince dağların eteklerindeki Munzur Gözeleri’ne varıyorum. Ziyaretçilere çay, gözleme; yöresel giysiler, hediyelik eşya ve mum satılan stantları  geçtikten sonra nefes kesici bir manzara ile karşılaşıyorum; kayaların altından, üstünden, içinden, kısaca her yerinden bembeyaz köpükler hâlinde sular fışkırıyor.  Kayalık yeşil yamaçlardan aşağıya küçük şelaleler oluşturarak süzülen bu sular Munzur Çayı’nın ana kaynağını oluşturuyor.
Açlık kendini iyice duyurunca yemek için Ovacık’a geçiyorum. Bu ilçe kardelenlerden sonra açan mor küre çiçekleriyle ünlense de ilkbaharla birlikte ortadan kayboldukları için bu çiçekleri de göremeden döneceğim. Ovacık’ta sac kavurma, kuru fasulye, yumurta veya taze çökelek peyniri ile zenginleştirilmiş;  kenger, gulik veya gruz gibi otlardan yapılan yemekler son derece lezzetli. Bununla birlikte, ben yoğurtlu mantıya benzer zerfet yemeğini sevdim en çok.
Biraz oyalandıktan sonra Pülümür Vadisi’ne yöneliyorum. Hiçbirini göremesem de bu coğrafyanın uzun boynuzlu dağ keçisi, ayı, su samuru, vaşak, hatta Anadolu parsı gibi hayvanlara ev sahipliği yaptığını bilmek beni heyecanlandırıyor. Vadi kamp ve piknik için güzel bir ortam sunuyor. Pülümür Çayı ise kıyıda tesis edilen kumsallarda yüzme imkânı dışında Zenginpınar gibi şelaleleri, kanyonları ve kayalık yamaçlarıyla macera dolu bir yürüyüş rotası vadediyor. Ne ki, zamanım az ve aklım da Ağlayan Kayalar’da. Burada kışın buz tutarak sarkıt kesilen kar suları yazla birlikte bazı yerlerde minik şelaleler hâlinde,  bazı yerlerde ise gözyaşı gibi tane tane akıyor.
Geceyi Tunceli’de geçirdikten sonra sabah erken kalkıp gezmeye devam ediyorum. Bu kez güneye inip Mazgirt ve Pertek ilçelerini göreceğim. 
Mazgirt’te, Urartular’dan kalma harabeleriyle  Peri Suyu Vadisi raftingciler kadar nehir turu sevenlere de hitap ediyor. Kiralık botlarla gezmek, etraftaki dağ keçilerine uyup vadinin iki tarafındaki yamaçlarda kaya tırmanışı yapmak seçenekler arasında.  Daha sakin bir gün içinse Peri Suyu kıyısında, "Saklı Cennet" adlı Bağın Kaplıcaları’nın sıcak ve şifalı suları hazır bekliyor. Ama benim biraz acelem var; çünkü Tunceli’de, denizden yüzlerce kilometre uzakta bir coğrafyada “Mavi Yolculuk” daveti aldım.  Keban Barajı’nın hem turkuaz rengi hem de fiyortları andıran derin koyları Ege ve Akdeniz’in güzelliklerini aratmıyor. Tarihî Pertek Kalesi ise baraj sularının yükselmesi ile bir ada hâlini almış. Gezi teknesine dönüştürülmüş bir feribota biniyor, coşkulu bir kalabalıkla Pertek-Elazığ iskelesinden kalkıp önce Urartu izleri taşıyan ve Osmanlılar tarafından yenilenen bu etkileyici kaleyi ziyaret ediyoruz. Bir koyda demir attıktan sonra yüzmek isteyen herkes kendini gölün berrak sularına bırakıyor. 
Onları izlerken “Bodrum, Marmaris veya Antalya yerine acaba yaz tatilimi Tunceli’de mi geçirsem?” diye geçiriyorum içimden. Kaçırılmayacak bir şey daha var üstelik: Munzur Kültür ve Doğa Festivali bu yıl 26–28 Temmuz arasında düzenleniyor!

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi