Farklı kültürlerin ve dinlerin bir araya geldiği küçük bir dünya niteliğindeki kıpır kıpır Delhi şehrinin bize hoşgörü ile ilgili öğretebileceği pek çok şey var. Kaosu görmezden gelin ve Hindistan’ın çeşitliliğin içindeki o eşsiz ahengi temsil eden bu şehrini keşfedin.

Delhi insanın kalbini hemen kazanan bir şehir değil açıkçası. Bazıları pek de temiz olmadığını söylüyor, bazılarıysa aşırı kalabalık ve gürültülü buluyor. Hindistan’ın en büyük camilerinden biri olan Cuma Camii’ne giden kalabalık pazar yolunda yürürken onlara hak veriyorum. Yol, kaosun içinde yolunu zarafetle bulan hacılar, sokak satıcıları; hafif motosikletler, köpekler, üç tekerlekli motorlar ve birkaç inekle dolu. Tespihler, doğal taşlar, Urduca hat tabloları ve ev yapımı doğal sağlık ürünleri satan sıra sıra dükkânlar müşteriler için birbirleriyle yarışıyor. Gelip geçenlerin iştahının açık olmasına güvenen diğer satıcılar, yağ dolu Wok tavalarında pakora (Hindistan Yarımadası’nda popüler baharatlı soğan atıştırmalığı) kızartarak kendilerine bir iş kurmuş.

Eski Delhi’deki kaosun bir anlam ifade etmeye başlaması için burada biraz zaman geçirmeniz gerekiyor. Çevremde gözler önüne serilen hayatı izlerken şunu anlamaya başlıyorum ben de: Bütün bu karmaşanın içinde gizli bir düzen olabilir mi? Sonuç olarak her şey kendi akışında ilerliyor gibi görünüyor ve hiçbir kördüğüm, çatışma ya da gerginlik yaşanmıyor.

Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’nin tarihî semti Eski Delhi, 1639’da Moğol hükümdarı Şah Cihan tarafından surlarla çevrili bir şehir olarak kurulmuş. Delhi, XIX. yüzyılın ortalarına kadar Moğol Hanedanlığı’nın başkenti olur. Müslüman yöneticiler şehirde Kızıl Kale ve Hümayun Türbesi gibi bir dizi mimari hazine bırakır. Günümüzde Delhi, 20 milyonluk nüfusuyla kentsel yayılmanın yaşandığı bir metropol ve Hindistan’ın Mumbai’den sonra ikinci en büyük şehri. Şehir iki farklı bölümden oluşuyor; Eski Delhi’nin yoğun ve tıkış tıkış yolları Hindistan’ın idari ve siyasi merkezi Yeni Delhi’nin geniş bulvarlarının tam zıttı.

Kırmızı renkteki Cuma Camii’nin avlusuna adım atar atmaz pazarın koşuşturması ardımda kalıyor. Erkekler namaz kılarken renkli kıyafetleri içinde çocuklar sıcak kumtaşı zeminde kovalamaca oynuyor. Avlunun ortasında suyla dolu mermer havuz, bu manzaraya simetri ve sükûnet katıyor. Şu anda bu devasa avlunun büyük bir kısmı boş olsa da Cuma Camii’nde 25 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyor; bu da onu dünyadaki hacimce en büyük camilerden biri kılıyor.

Birdenbire ezan sesi yankılanmaya başlayınca bir güvercin sürüsü de caminin soğan formundaki kubbelerinden birindeki dinlenme yerlerinden havalanıyor, batmakta olan güneşe doğru ahenkle kanat çırpıyor. Avludan kendimi manevi olarak canlanmış hissederek çıkıyorum ve Eski Delhi’nin en ünlü alışveriş caddesi Chandni Chowk’a (Ay Işığı Meydanı) doğru ilerliyorum. Delhiwallah’lar, şehrin sakinleri yani, buraya yalnızca çok sayıdaki mağaza, restoran ve kafe için gelmiyor. Chandni Chowk, Hindistan’da yaşatılan sayısız dinî geleneğin bir araya geldiği küçük bir dünya aynı zamanda. Camilerin hemen yanında Hindu, Cayna ve Sih tapınakları var.

Kendimi bir Sih gurudwara’sında buluyorum çok geçmeden. Sih erkekler uzun sakal bırakıyor, türban takıyor ve kemerlerinde tören hançerleri taşıyor. Yabancılardan asla esirgemedikleri misafirperverlikleriyle tanınıyorlar. "Langar” adı verilen aşevinde vejetaryen yemeği yemeye davet ediliyorum. İçinde pirinç, mercimek, chapati (bazlama), körili sebzeler ve turşu bulunan metal bir tabak kucağıma bırakılıyor. Sebze doğramak, bulaşık yıkamak ve devasa kazanlardaki çorbaları karıştırmakla meşgul bir düzine gönüllü görüyorum çıkarken. Öncesinde, sarı türbanıyla yaşlı bir Sih bana gülümsüyor ve “Her misafir bize Tanrı tarafından gönderilir.” diyor.

Aynı yaklaşım Delhi’nin en seçkin anıtlarından biri olan Lotus Tapınağı’nda da sergileniyor. 1980’li yılların sonunda inşa edilen bu ibadethane, titizlikle hazırlanmış bir bahçenin ortasında beyaz, devasa bir nilüfer şeklinde. Lotus Tapınağı, insanların birliğini ve eşitliğini vurgularken tüm dinlerin değerli olduğunu öğreten modern bir dinî hareket olan Bahailik inancının mensupları tarafından tasarlanmış.

Anıtın mimarisinden büyülenmiş bir hâlde her dinden ve toplumun her kesiminden ziyaretçilerin oluşturduğu uzun sıraya girmeye karar veriyorum. Kuyruktakiler akşam güneşi altında aralarında konuşa konuşa büyük binaya girmek için bekliyor. Bir avuç gönüllü tarafından yapılan ve sessiz kalmanız gerektiğini hatırlatan kısa açıklamaların ardından kapılar geniş salona açılıyor. Nilüferin içi hem sade hem de ferah görünüyor. Kubbeli tavanın altında hiçbir heykel ya da resim yok. Yalnızca uzun, ahşap banklar ve ortada büyük bir İran halısı var. Çiçeğin merkezinin neredeyse tam altında otururken gözlerimi yumuyor, her yeri saran sessizliği dinliyorum.

Her inançtan insana karşı eşit derecede misafirperver olmak Mahatma Gandhi’nin de benimseyeceği bir tavır. Hindistan’ın şiddet karşıtı yorulmak bilmez savunucusu ve bağımsızlık kahramanı, hayatının son aylarını Delhi’de geçirdi. 2019, Gandhi’nin doğumunun 150’nci yılı;  dolayısıyla, 1947’de aşırı milliyetçi bir Hindu tarafından suikasta uğradığı Birla House’a yapacağınız ziyaret bu yıl daha anlamlı olacak.

Birla House, 1970’li yıllarda müzeye dönüştürülen büyük, beyaz bir konak. Burada, Gandhi’nin ölüm saati olan 17:17’yi gösteren cep saatinin de aralarında bulunduğu kişisel eşyaları yer alıyor. Mahatma’nın (kelime anlamıyla “Büyük Ruh”) yaşadığı az eşyalı odada mütevazı bir döşek ve  gündelik hayatında kullandığı diğer birkaç eşyası duruyor. Bahçedeki ayak izleri, Gandhi’nin akşam duasını yönetmeye giderken attığı son adımları yeniden canlandırıyor.

Üç kurşunun Gandhi’nin göğsünde isabet ettiği yerleri tam olarak gösteren sütunun karşısında dururken güçlü bir iradeye sahip olan yalın bir adamın ülkesinin seyrini değiştirmeyi nasıl başardığına hayret ediyorum.  Avludaki destansı heykelde Gandhi bir çıkrıkla birlikte görünüyor. Çıkrık, Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinin etkili bir sembolü hâline geldi. İngilizlerin tekelindeki yerel tekstil üretiminin kontrolünü ele geçirmek, Hindistan’ın bağımsızlığına giden yolda en önemli adımlardan biriydi. Müzede gördüklerimden etkilenmiş bir şekilde yandaki mağazaya giriyorum ve kendime diz boyunda geleneksel bir Hint gömleği olan, evde dokunmuş bir kurta almaya karar veriyorum.

Üzerimde yerel kıyafetlerle üç tekerlekli motorlardan birine biniyorum. Giydiğim yeni, hafif kıyafetlerden mi bilmiyorum ama birdenbire Delhi gözüme o kadar da çılgın görünmemeye başlıyor. Tezgâhlarının üzerine taze mangolar koyan sokak satıcılarına bakıyorum ve yol kenarındaki küçük tapınaktan gelen tütsü kokusunu içime çekiyorum. Delhi bazen bir duyu şöleni olabiliyor. Kendinizi bırakırsanız sizi mutlaka ödüllendiriyor.

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi