Bir arkadaşım “Gerçek bir İtalya tecrübesi için ülkenin güneyine inmelisin.” demişti. Öyle yaptım ve bu sene kendimi çizmenin topuğunda; Bari’den Otranto’ya uzanan bir Puglia rotasında buldum. Bu yolculukta güneylileri, geleneklerini ve yaşadıkları masalsı coğrafyayı tanıdım.

İyi bir hayat sürmek için çok para kazandıran bir işe, harika bir eve ve son model bir arabaya mı sahip olmak gerekir sadece? Yaşadığımız coğrafyada mutluluk ve başarı kriterleri bunlardır belki ama dünyanın her yerinde  böyle değil. Puglia bölgesi sakinleri kendi topraklarındaki asırlara şahitlik eden zeytin ağaçları kadar eski yaşam kılavuzları kullanıyorlar. Merakımı hızla gidermek, hemen öğrenmek isterim normalde ama tezcanlılık bu sefer işe yaramıyor. “Yavaşla!” diyor bu topraklar bana. Haklı, evet, mutluluğun sırrına ermek için biraz ağırdan almalıyım.

Yine de “hız”dan vazgeçebilmiş değilim; 1975 model simsiyah bir Alfa Romeo ile Bari yolundayım zira!

Arabanın camları yarıya kadar açık; yemyeşil sebze tarlalarının arasından geçerken toprak kokusu  doluyor içeri.

Ne şoförümüz Francesco’nun İngilizcesi ne de benim  İtalyancam birbirimize uzun hikâyeler anlatmamıza yetiyor. Olsun, ikimiz de Akdenizliyiz, anlaşmanın  yolunu bir şekilde buluyoruz. Parlak güneş tepede ve Francesco’nun da keyfine diyecek yok!  Güneş gözlüğünü indirip “70’li yıllarda bu araba o kadar hızlıydı ki sadece polisler, bir de tabii  polislerden kaçan kötü çocuklar kullanırdı!” diyor ve basıyor kahkahayı. Bana bir yerlerden tanıdık gelen bu modeli, başrolünde Michael Caine’in  olduğu 1969 yapımı The Italian Job’daki kovalama sahnesinden hatırlıyorum. Zamanında heyecanı zirveye taşıyan bu araba şimdi bizi yalnızca nostaljiye ve Bari’ye götürüyor.

Bari sahiline inince denizden esen tuzlu Adriyatik rüzgârını daha bir hissediyorum. Güney İtalya’nın Napoli’den sonra ikinci büyük şehri burası. Arnavutluk, Hırvatistan ve Yunanistan’a bağlantısı olan işlek bir liman kenti aynı zamanda. Bari de pek çok Avrupa şehri gibi “eski şehir” ve “yeni şehir” olarak ikiye ayrılmış. Temponun biraz daha hızlı olduğu yeni şehirden başlıyorum gezmeye. “Yeni” dediğime bakmayın! Bari’nin bu kısmı XIX. yüzyıldan kalma binalar ve geniş bulvarlarla dolu. Via Sparano, gardırobuna İtalyan dokunuşu katmak isteyenlerin gözdesi. Büyük markaların mağazalarının bulunduğu cadde de günün her saati kalabalık.

Biraz dolaştıktan sonra, Güney İtalyalı sanatçıların eserlerinden oluşan bir koleksiyonu olan Pinacoteca metropolitana di Bari “Corrado Giaquinto”ya geçiyorum. XI. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar üretilen resim ve heykellerin yer aldığı müzenin öne çıkanları Luca Giordano ve Giovanni Bellini olsa da gözdem Puglialı ressam Francesco Netti’nin İzlenimci eserleriyle daha fazla vakit geçiriyorum.

Sıra XII. yüzyıldan kalma kale Castello Normanno-Svevo’dan Vecchia Bari’de, yani Bari’nin eski şehir merkezinde… Bu bölge o kadar kafa karıştırıcı ki insan yön duygusunu âdeta yitiriyor.

Ocaklarda kaynayan makarna soslarının fokurtusu ve mutfaklarda kızartılan polenta’ların kokusu adımlarımla yarışıyor.

Bazı sokaklar o kadar dar ki balkonlarda aheste aheste çamaşır asarak muhabbet eden kadınların seslerini yükseltmelerine bile gerek yok.

Çamaşırlardan yayılan sabun kokularıyla çocukluk anılarıma dönerken ufak tezgâhlarda maharetle bölgenin ünlü makarna çeşidi orecchiette yapan kadınlar çıkıyor karşıma. Bu kadınlar tıpkı anneleri ve büyükanneleri gibi sokakta, dükkânlarının ya da evlerinin önlerinde çalışıyor. Kızları ve torunları da aynı işi yapacak muhtemelen.

Bari’nin en güzel yanlarından biri de bu işte! Kendinizi tarihin yaşayan bir parçası gibi hissediyorsunuz. Bölgeye ait anıların peşine düşen tek kişi ben değilim. Dünyanın dört bir yanından pek çok ziyaretçi buraya St. Nicholas Bazilikası’nı görmeye geliyor örneğin. Romanesk yapıyı ünlü kılan ise öyküsü: Türkiye’deki Patara antik kentinde doğan ve Noel Baba adıyla bilinen St. Nicholas, genç yaşta öksüz kaldıktan sonra kendisine kalan mirası yoksullara yardım etmek için kullanmış. Çocukların koruyucu azizi St. Nicholas’ın kalıntıları, onuruna yapılan bazilikanın içinde  duruyor. Bu kalıntıların İtalyan korsanlar tarafından Patara’dan kaçırıldığı da söylentiler arasında.

Bari’den sonraki ilk durağım Polignano a Mare. Falezler üzerine kurulu bu sahil kasabasının ara sokaklarının hemen hepsi uçurum kenarında muhteşem bir manzaraya açılıyor. Rüzgâr, Bari’de olduğu gibi burada da yine sokaklara asılı çamaşırları kurutmak için esiyor sanki. Dikkatimi balkon köşelerine yerleştirilmiş kozalak biçimindeki renkli seramik süsler çekiyor. Puglialılara göre, pumo adlı bu süsler rüzgârla devrilip kırılırsa kendilerine bereket ve şans getirecekmiş!

Bu insanlar mutfak geleneklerine de sıkı sıkıya bağlı. Yüzyıllar boyunca yoksullukla mücadele eden Güney İtalyalılar ekonomik malzemelerden kurulu bir mutfak kültürü oluşturmuş. Puglia’nın gastronomisini özetleyen ve “fakir mutfağı” anlamına gelen cucina povera’nın felsefesi, mütevazı malzemeleri lezzetli öğünlere dönüştürüyor.

 Toprağın ve denizin sunduklarından daha fazlasını aramıyor yerel halk. Taze sebzeler, buğday, deniz ürünleri ve zeytinyağı, massaia’ların (ev kadını) hünerli ellerinde leziz ve sağlıklı yemeklere dönüşüyor. Malzemeleri israf etmemek de çok mühim. Brokolinin genelde çöpe attığımız yapraklarından yapılan sosla hazırlanan orecchiette ve mozzarella’dan arta kalanlarla üretilen burrata’nın enfes tatları tüketime dair bakış açımı değiştiriyor.

Tabii bu antik tatları modernize ederek Puglia mutfağında devrim yapan “asi” şefler de var. 2019’da Michelin yıldızı alan yenilikçi restoran Due Camini’nin başşefi Domingo Schingaro bunlardan biri. Puglia, Domingo’nun anavatanı ve deniz de babası. Mutfağı ise evi ve bu evde hiçbir şey çöpe atılmıyor. “-50’den +450’ye” adlı tadım menüsüyle Adriyatik Denizi’nin derinlerinden Puglia’nın dağ zirvelerine dek unutulmaz bir gastronomi turuna çıkıyorum. Bu ziyafetin ardından günü restorana ev sahipliği yapan Borgo Egnazia’da noktalıyorum. Mimarisi ve yalın dekorasyonuyla  tipik bir Puglia kasabasını andırıyor otelin yapı topluluğu. Buranın gördüğüm en güzel otellerden biri olduğunu düşünüyorum. Sonradan öğreniyorum ki bunu düşünen tek kişi ben değilmişim: Ünlü şarkıcı Justin Timberlake ve oyuncu Jessica Biel, 2012 yılında bu otelin masalsı atmosferinde evlenmiş.

Ertesi sabah yine yoldayım… Arabayla deniz kıyısından içeriye; Alberobello’ya doğru giderken gördüğüm tarlalarda lahanalar, brokoliler, hindibalar intizamla dizilmiş, güneşi selamlıyorlar.

Bölgeye özgü çiftlik evleri masseria’lar ise yeni konuklarını ağırlamak için hazırlığa girişmiş. XVII. yüzyıldan kalma bir kale olan ve sonradan masseria’ya dönüştürülen Masseria Salamina’da mola veriyorum.

Tutkulu bir zeytinyağı üreticisi olan Filippo, saf sızma zeytinyağını diğer zeytinyağlarından nasıl ayırabileceğimizi anlatıyor: Saf sızma zeytinyağı meyvemsi (fruity), acı (bitter) ve keskin (pungent) olmalı. “Sıvı altın” olarak anılan zeytinyağının Puglia bölgesi için önemi çok büyük. İtalya’daki zeytinyağı üretiminin büyük bir kısmı 60 milyondan fazla zeytin ağacının asırlardır yaşadığı Puglia’da gerçekleşiyor.

Tüm bunları geride bırakarak bir masal kasabasına varıyorum. 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren Alberobello, “külahlı” fotojenik evleriyle ünlü. Kireçtaşından yapılan bu evlere trulli deniyor. Trulli’lere Itria Vadisi’nin pek çok yerinde rastlayabilirsiniz ama yalnızca trulli’lerden oluşan bir kasaba görmek isterseniz Alberobello’ya gitmelisiniz. Konik çatılarındaki sır dolu sembolleriyle trulli’ler, kalın duvarlarıyla yazları serin, kışları ılık geçireceğinizin garantisini veriyor. XIV. yüzyılda ev olarak inşa edilen ve bugün birçoğu otele dönüştürülen yapılarda siz de mistik bir akşam geçirebilirsiniz. 

Puglialılar Alberobello’yu Itria Vadisi’nin kalbi, Locorotondo’yu ise balkonu olarak anıyor. İtalyancada “yer” anlamına gelen “loco” ile “yuvarlak” anlamına gelen “rotondo”nun bir araya gelmesiyle oluşan Locorotondo, dört yanı üzüm bağlarıyla çevrili bir tepe üzerine kurulu. Kireçtaşından yapılmış evlerin bir kez daha karşıma çıktığı bu köyü özel kılan güzellikler ince detaylarda saklı. Pencere pervazlarına dizili saksılarda baharı karşılayan çiçekler, evlere çıkan taş merdivenleri süsleyen biblolar, beyaz badanalı dar geçitler, duvarlara asılı siyah beyaz fotoğraflar… Burası İtalya’nın en sevimli köylerinden biri şüphesiz!

Puglia’daki kasaba ve köyler birbirine yakın olsa da her biri başka bir kimliğe ve sıfata sahip. Lecce’yi tanımlayan ifadeler “Barok”, “zarif” ve “enerji dolu” olabilir. San Biagio kapısından içeri adım atar atmaz kendimi bir tiyatro sahnesindeymişim gibi hissediyorum. Görkemli yapıların her biri bir dekor ve içlerinde yaşayanlar da bu oyunun aktörleri âdeta. Piazza del Duomo’dan geçip Santa Croce Bazilikası’nın ve Celestini Manastırı’nın muhteşem dış cephelerini gördüğümde ise bu hissin yoğunluğu zirveye çıkıyor. Vurduğu her cepheyi beyazın farklı bir tonuna bürüyor güneş; ışığı kullanma konusunda usta bir sanatçı da fırçasıyla denemeler yapıyor sanki… Çok özel bir yere geldiğimi anlıyorum.

Artık güneyin de güneyine inme zamanı. Puglia’daki son durağım olan Otranto’dayım. İtalya’da kendimi Balkanlar’a daha yakın hissedebileceğim başka bir yer yok. Sahilden Adriyatik Denizi’ne bakıyorum. Hava o kadar berrak ki elimi uzatsam Arnavutluk’taki dağlara dokunuvereceğim neredeyse. Otranto’da yaz aylarında adım atacak yer kalmıyor; beyaz kumlu plajları dolduran insanlar turkuaz denizin ve ışıl ışıl güneşin tadını çıkarıyor. Bahar aylarında ise kasabaya sakinlik ve huzur hâkim. Kendimi eski şehrin dar sokaklarının ağır temposuna bırakıyorum.

“Biz çalışmak için yaşamıyoruz, yaşamak için çalışıyoruz.” diyen bir Puglialının ne demek istediğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Yolculuğum bana hayatı bir Puglialı gibi yaşamayı öğretti: Aheste ve her ânın keyfine vararak…

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi