Sayısız koyları, antik kentleri ve farklı kültürlere ait mimari hazineleriyle Didim, Ege kıyılarına seyahat etmek isteyenlere iyi bir alternatif sunuyor.

Ege kıyıları bir yaz düşüdür; hem Türkiye’den hem dünyanın dört bir yanından milyonlarca kişi yaz gelince soluğu bu kıyılarda alır. Bodrum, Kuşadası, Marmaris, Çeşme gibi popüler merkezlerin hareketliliği; Ayvalık, Didim, Dalyan gibi ilçelerin sakinliği; tüm şeride yayılan el değmemiş koylar, uzun plajlar insanı eşsiz bir tatil dünyasına sokar. Aynı zamanda antik kentler ziyaretçileri geçmişe götürürken, iç kesimlerdeki köyler ise dünyadan uzak bir hayatın daha huzurlu olduğunu gösterir.

Ben tempoyu düşürmek için bu yaz Didim’i seçtim. Ege’nin sakin ve gezip görmek için hayli zengin köşelerinden biri burası. Havası güzel, rüzgârı tatlı, doğası da harika olduğundan başta İngilizler olmak üzere pek çok  Avrupalı ev alıp buraya yerleşmiş. 

Akbük’e gelip otelde biraz dinlendikten sonra kendimi dışarı attım. Bisikleti özlemişim, burada kiralıkları görünce bir tane kapıp pedal çevirmeye başladım. Sırt çantam dolu fakat yorulmuyorum. Düz yollarıyla Didim herkese dilediği yere bisikletle gitme fırsatı veriyor. Geçen yıl bisiklet festivali yapmışlar, bu yıl 27 Eylül’de ikinci kez düzenleniyor. 

İlçedeki ilk günümü her tatilci gibi Altınkum Plajı’ndan denize girerek, sığ denizden Saplı Ada’ya yürüyerek, duraklar arasında bisikletle gidip gelirken panoramik manzara veren yüksekçe yerlerde Ege’yi ve sahili seyrederek geçirdim. 

Dönüş yolunda gördüğüm kafenin serpme kahvaltı tabelası aklımı çelince yarın sabah  kahvaltı için rezervasyonumu da yaptırdım. Otele dönünce biraz yorgunluk, biraz da ertesi günün yoğun gezileri nedeniyle erken yatmam gerek.

Sabah hayli acıkmış hâlde uyanmışım, kısa bir yürüyüşle ulaştığım kafede ayrılmış masam âdeta bir tören atmosferinde dolmaya başlıyor; reçeller, köy tereyağı ve yumurtası, Ege’nin meşhur otlarıyla hazırlanmış gözlemeler, zeytin derken bu güzel ve dolu dolu kahvaltı bana bütün gün yetecek enerjiyi veriyor. 

Bugün antik kentleri ve Bafa Gölü’nü dolaşacağım. Apollon Tapınağı’na gitmek üzere bindiğim dolmuşta pek çok milletten, ülkeden insan var ki hepsi de Didim’e yerleşmiş. Tapınağa 10-15 dakikalık mesafede indikten sonra yol sorma bahanesiyle yoldan gelip geçenlerle tanışıyorum. Onlarla birlikte sohbet ederek yürüyünce yalnızlık hissi yok oluyor. Hava da sıcak, insanlar da! 

Milet’ten başlayan kutsal yolun ucuna bir kehanet merkezi olarak inşa edilen Apollon Tapınağı Efes'teki Artemis ve Sisam Adası’ndaki Heraion Tapınağı'ndan sonra Antik Yunan dünyasının en büyük üçüncü yapısı. İnşasına MÖ VI. yüzyılda başlanan bu yapı İyonlar ile Perslerin savaşında yıkılmış. Makedonya kralı Büyük İskender döneminde de bitirilememiş ve yarım kalmış ama yine de ihtişamlı görünüyor. Bir zamanlar krallar dâhil kimsenin giremediği, sadece “ölümsüz kişilerin” adımlayabildiği tapınağın mermer sütunlarındaki ince bezemeler dönemin ihtişamı hakkında fikir veriyor. Çatık kaşlı Medusa ile göz göze geliyorum bir ara; “Boşver.” diyor sanki bana. Yekpare devasa mermerler üzerinde yürürken, yarım sütunları seyrederken yüzyıllar öncesine gidip çok çok uzaklardan günlerce yürüyerek buraya gelen, kapı önünde kurban adayan ve bir kehanet, bir haber bekleyen insanları görür gibi oluyorum. Etrafı meraklı bakışlarla süzen yerli ve yabancı turistler de aynı rüyaya dalmış olmalı.

Tapınağın çevresi minik oteller, halı ve seramik dükkânları, iki katlı müstakil evlerle çevrili. Dükkânları dolaşıp el dokuması Türk halılarına, seramik ve mermerden küçük objelere göz atıp Milet ve Priene antik kentlerine doğru yola devam ediyorum. 

Yol üstündeki Akköy’ün  geleneksel Türk ve Rum mimarisini sergileyen taş duvarlı evleri sevimli ve sıcak görünüyor. Kerkenezler de aynı fikirde olmalı ki bazı evlerin duvarlarında boşluklara yuva yapmışlar. Göçmen kuşların, özellikle de kerkenezlerin geçiş noktası üzerinde bulunduğundan her yıl mart sonu nisan başında Akköy, Afrika’dan gelen yırtıcı kuşlarla birlikte kuş gözlemcilerini ve fotoğrafçıları ağırlıyor. Bu köyün bir kütüphaneye ve sanat atölyesine sahip olması beni şaşırtmıyor, sonuçta filozoflarıyla ünlü Milet bölgesindeyim. 

MÖ VI. yüzyılın yedi bilgesinden biri olan filozof Thales ile Anaksimandros ve Anaksimenes felsefenin seyrini değiştirip  onu mitoloji değil de bilim odaklı kılan Milet Okulu’nun kurucularıydı, yani bu topraklarda yaşamışlardı. Tarihçi Hekataios, şehir plancısı mimar Hippodamos ve daha nicesi de yine Miletliydi! 

Milet antik kenti bu mirasın gösterişli devamı. 15 bin kişilik devasa antik tiyatro ve Faustina hamamı bütünlüğü bozulmamış hâlde ayakta. Meclis binası, tapınak ve kiliseler ve liman anıtı olarak yapılmış yapılar zamana direnme açısından o kadar şanslı olmasa bile Milet’in parlak günlerine ve önemine işaret etmeye yetiyor.

Karadan hayli içeride olmamıza rağmen bu alanda liman kalıntılarının bulunması Menderes Nehri’nin marifeti. Bir zamanlar liman kenti olan Milet ile Priene antik kentleri, nehrin körfezi toprakla doldurması sonucu denizin uzağında kalmış. 

Yedi bilgeden Hippodamos’un ızgara planına göre inşa edilmiş ilk modern şehir olarak gösterilen Priene’in Athena, Demeter ve Zeus adına yapılan tapınakları ile tiyatrosu, yönetim binaları ve hatta evleri yıpranmış olsa da bütünlüğünü koruduğundan şehirlerin 3 bin yıl önce nasıl ele alındığına ve hayatın buralarda nasıl yaşandığına dair fikir veriyor. 

Günün kalan kısmını Bafa Gölü’nde geçireceğim, yani Menderes Nehri’nin göle çevirdiği eski Latmos Körfezi’nde. Arkasında Beşparmak Dağları ve zeytin ağaçları, girintili kıyılarında sazlıklar, kayalıklar ve küçük adalarıyla harika görünüyor Bafa. Dolayısıyla yürüyüşçülerin ve kampçıların uğrak yerlerinden biri. Doğu kıyısında Kapkırı köyündeki Heraklia antik kentinin kalıntıları arasında tarihte bir yolculuğa çıkıyorum. Evler ağaçlar arasına serpilmiş; göle bakan restoranlardan birine oturup sipariş ettiğim balığın pişmesini bekliyorum. Gün batarken karşıdaki küçük ada ve üzerindeki manastır harabesi daha gizemli bir görünüm alıyor. 

Didim’deki üçüncü günümde yine erken kalktım. Saat 10’da bir tekne turuna katılacağım. Bu turlar Aydın’ın harika koylarına uğruyor. Özellikle merak ettiğim bir yer var; Akvaryum Koyu. Daha derin olmasına karşın bu ismi hak edecek kadar berrak. Güzel bir gün geçireceğimden eminim.

 

 

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi