Mayalar, beyaz kum, turkuaz rengi deniz ve mercan kayaları... Bir yanda Lagün, diğer yanda büyüleyici Karayip Denizi ve plajlarıyla Cancún’un Meksika Yucatán Yarımadası’nın en gözde turizm merkezi olması tesadüf değil.

Meksika’da, Yucatán Yarımadası’nın en gözde turizm merkezi Cancún’a ulaşınca kendimize konforlu bir araç kiraladık önce. Zira hedefimiz Yucatán Yarımadası’nı Tulum yönünden başlayarak Cancún merkeze doğru gezerek keşfetmek. Yucatán yarımadaları, özellikle de Tulum bölgesi civarı cenote'leriyle (obruklarıyla) ünlü. Bunlar, mağaraların çökmesi sonucu oluşmuş doğal kuyular. Meksika’nın doğal yüzme havuzları diyebileceğimiz cenote’ler Yucatan bölgesinin de turistik doğal güzellikleri… Merakla beklediğimiz ilk durak olan Cenote Ik Kil’e ulaştıktan sonra bu büyülü görüntüyü hayranlıkla incelerken Mayaların cenote’leri tarih boyunca neden ritüeller için kullanmış olduklarını daha iyi anlıyor ve kendimi buz gibi sulara bırakıyorum. 

Mayalar hakkında daha çok bilgi edinmek üzere yine aynı rotada yer alan Chichén Itzá’ya geçince, Meksika’nın en iyi korunmuş Maya piramitlerinden El Castillo çıkıyor karşımıza. 

Rehberimizin anlattığına göre her yıl ekinoks günlerinde piramidin köşe çıkıntılarına vuran gün ışığı, tepe noktasından başlayıp aşağıdaki yılanbaşı büstüne uzanan aydınlık ve zikzaklı bir hat oluşturuyor ve böylece yılanbaşına gölge oyunlarıyla oluşmuş bir gövde ekleniyor. 

Piramidin mevsimleri sembolize eden dört yüzeyinde doksan birer basamaklı dört merdiven, tepedeki platforma çıkıyor. Merdivenlerdeki toplam 364 basamağa zirvedeki platformu da ekleyince ortaya 365; yani bir yılın toplam gün sayısı çıkıyor.  Bu detaylarıyla “Dünyanın Yeni Yedi Harikası Listesi”ne alınmayı hak eden piramidi inceledikçe hayranlığım daha da büyüyor. 

Etraftaki seyyar satıcıların arasından sıyrılıp Baş Rahip Tapınağı, Savaşçılar Tapınağı, Büyük Top Sahası ve Caracol Gözlemevi gibi bu bölgedeki diğer kalıntıları da hızlıca görüyor, Chichén Itzá’dan ayrılıyorum.

Tipik bir Meksika kasabası olan Valladolid’de güzel bir yemek molasındayız; her yemeğe, hatta bazı içeceklere bile acı sos katan Meksika mutfağından ne yemek istediğimizi soruyor garson. Ben “Fajita, quesadilla, enchilada, guacamole…” diye rehberimizden öğrendiğim tüm menüyü saymaya başlayınca da gözleri fal taşı gibi açılıyor. Karayip havasının insanı acıktırdığına dair bir şeyler söyleyip vaziyeti kurtarmaya çalışsam da bu sohbete ne benim İspanyolcam ne de bu turistik bölgenin kalabalığındaki hızlı tempoya ayak uydurmaya çalışan atik garsonun vakti yetiyor. Günü bu güzel yemeklerle noktalıyorum. 

İkinci gün hedefimizde Playa del Carmen’den kalkan feribotlarla ulaşılan Cozumel Adası var. Carmen; restoranları, su sporları ve eğlence merkezleriyle buranın en meşhur sahillerinden biri. Sabah saatlerinde bile kıyıdaki kalabalık dikkat çekici. Playa del Carmen’in trafiğe kapalı caddesi Quinta Avenida’da feribot saatinin gelmesini beklerken birkaç tur atıyoruz. Etraftaki dükkânlar sabahın bu serin vaktinde henüz tenhayken el emeği takıları ve ahşap hediyelikleri rahatça inceliyorum.

Adaya feribotla kısa sürede ulaşıyoruz. Cozumel, Meksika’nın en küçük adalarından biri.  Tüple ya da şnorkelle dalış, yelken, tekne ve hatta kite-surfing gibi spor faaliyetleri için dünyanın her yerinden ziyaretçiler burada. Ben su altını ziyaret ediyor, Cozumel’in berrak sularında dalış maskesine bile ihtiyaç duymadan görülebilen rengârenk resiflerin fotoğrafını çekmeye doyamıyorum. 

Karayip Denizi’ne bakan bir uçurumun üzerine kurulu Tulum’a geçiyoruz öğleden sonra. Bu nefes kesici bölge, Mayaların yaşadıkları son yerleşim merkezlerinden birinde; dört bir yanımız Maya arkeolojik alanları ile çevrili. Sıcakkanlı esnaf –ki hepsi Meksikalı- Tulum’un Mayalar açısından taşıdığı dinî önemi vurgulayan hikâyeler anlatıyor. Engin mavilikler ortasında insanlığın geçmişine dair çıktığım bu yolculuk beni büyülüyor. 

Yol üstündeki küçük sahil kasabası Akumal’a uğrayıp okyanus manzaralı restoranlardan birinde hem kalamarla ev yapımı tortillaların tadına bakıyor hem de etrafı seyrediyorum.

İstanbul’un kedileri ne ise Cancún’un iguanaları da o. Sakin ve zararsız iguanalar hemen her yerde serbestçe geziniyor. Puerto Morelos yolu üzerindeki “Dikkat timsah çıkabilir” tabelasını görünce korkmadığım gibi Güney Amerika’nın tropikal hayvanlarını yakından görme merakım iyice kabarınca Croco Cun Zoo’ya da gitmeden duramıyorum. Bu interaktif doğal yaşam parkında timsahları bir hayli yakından görmeyi başarıp yılanlar, maymunlar ve hatta geyiklerle temas kuruyor, onları ellerimle beslemenin mutluluğunu tadıyorum. Bu doğal yaşam alanı, hayvanların hapsedildiği hayvanat bahçelerini gezmenin ötesinde bir deneyim sunuyor, onların doğal yaşam alanlarına konuk olmak gibi bir his uyandırıyor insanda.

Cancún’dan Isla Mujeres’e (Kadınlar Adası) sadece 20 dakikalık bir feribot yolculuğu ile geçiyoruz. Bu şirin adaya varan herkes gibi ben de gezmek için bir golf arabası kiralıyorum. Bembeyaz kumlarla kaplı meşhur Playa Norte’de yüzmenin tadına doyulmuyor. Adada tekne turuna katılınca buggy’lerin giremediği koyları ve turun en heyecan verici duraklarından MUSA Su Altı Müzesi’nin bulunduğu koyu ziyaret ediyoruz. İsteyen MUSA’yı dalarak geziyor, isteyen teknede kalıp kamerasıyla benzersiz kareler yakalıyor. Ben dalmayı tercih edenlerdenim. Başka yerde öyle kolay  rastlanacak görüntüler değil bunlar ne de olsa!

MUSA aynı zamanda dünyanın ilk su altı heykel müzesi ve heykeller farklı noktalara yerleştirilmiş. Tur rehberimizin söylediğine göre şehir yönetimi ziyaretçilerin akın edip ölçüsüz bir kalabalık ve yığılma oluşturmaması için böyle bir çözüm bulmuş. Burada öylesine gerçeküstü bir atmosferdeyim ki hiçbir şey beni rahatsız edemez. Benim için dünya o an o minik Karayip Adası’nda sonsuz bir uyum içinde. 

Umduğumdan da fazlasını sunan Cancún seyahatim sona yaklaşırken kalan kısıtlı zamanı methini çok duyduğum parklardan hangisinde değerlendirmeliyim? Karar vermekte zorlanıyorum. Xel-Há, Xplor, Xcaret… Birinde dalış yapmanın birinde ise okyanusun ortasından geçip iguanalarla dolu müthiş ormanları seyretmenin keyfini çıkarmak var ne de olsa. Xel-Há’ya geçip bisiklet kiralamayı ve ormanda yürüyüş yapmayı tercih ediyorum. Yoruldukça parktaki hamaklara uzanıyor, nehirde kano ve deniz bisikleti kullanmayı da ihmal etmiyorum. 

Malum, Cancún’da tropikal iklim hâkim. Sıcaklık değerleri çok değişmese de gün içinde bir anda başlayan ani yağmurlara tutuluyoruz. Yağmur bastırınca Cancún’un İnteraktif Akvaryum’una sığınıyor ve köpek balıklarını besleyip sanal su altı karakterleriyle konuşuyorum. “Hotelier Zone” denen Cancún Oteller Bölgesi’ne yürüyüş mesafesindeki akvaryum yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de şaşırtıcı yerlerden biri. “Bu sizin bildiğiniz akvaryumlardan değil; bir girip görün.” tavsiyesine uyduğum için mutluyum. Dışarı çıktığımda sağanak dinmiş, hava açılmış.  

Cancún’daki La Isla, Las Americas, Plaza Kukulcan gibi alışveriş merkezleri hep açık hava konseptli, püfür püfür mekânlar. Özellikle La Isla’nın Lagün’e kıyısı olması burayı yemek saatleri için de tercih edilir kılıyor. Cancún Downtown’da çarşı turu yaparken çeşitli yerlerde “marimba” çalan sokak müzisyenlerinin taktığı o şirin Meksika şapkalarını yakından inceliyor; bavuluma sığamayacak kadar kocaman olmalarına hayıflanıyorum. Sevimli iguana heykelcikleri için hâlâ yerim var neyse ki!

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi