Şehrin Ortasında Tarihî Bir Kasaba: Kuzguncuk

İstanbul’un o dik yokuşlarının birinden geçince şehrin kalbine ineceksin. Beylerbeyi ile Üsküdar arasında kalan minik sahil kasabası Kuzguncuk’u göreceksin. “Sakın şaşırma!”

İstanbul’un o dik yokuşlarının birinden geçince şehrin kalbine ineceksin. Beylerbeyi ile Üsküdar arasında kalan minik sahil kasabası  Kuzguncuk’u göreceksin. “Sakın şaşırma!”  İstanbul’un kalabalığından ve karmaşasından uzakta, âdeta köy hayatı sunan küçük bir semt Kuzguncuk. Kayıt altına alınan tarihi XVII. yüzyıla dayanıyor. Semt sakinlerine göre ise tarihi çok daha eski. Kuzguncuk’la ilgili duyduğum her yeni şey beni daha bir heyecanlandırıyor. Öğrendiklerimin ardından yola koyuluyorum. Sabahın erken saatlerini tercih ediyorum; çünkü Tarihî Kuzguncuk Fırını’ndan simitlerimi alıp Çınaraltı Kahvesi’nin Boğaz’a nazır taburelerinde oturup martıları selamlayacağım. Fırının dillere destan, siyez unundan yapılmış ekmeklerinde de aklım kalıyor. Boğaz’ın gerdanı tabir edilen bu kahvede simidimi martılarla paylaşıyorum. Oltasını kapıp gelmiş, sabahın bu vaktinde İstanbul’un tadını çıkaran balıkçılar da yanımda. Onlar oltasını sallıyor sulara; ben maviliği seyre dalıyorum. Karşımda Ortaköy, Beşiktaş… Karşımda İstanbul’un bir başka yüzü; köprü, martılar… Hepsini içime çekip kahvaltımı bitirdikten sonra İcadiye Caddesi’ne yöneliyorum. Yolculuğumda bana eşlik etmeye kararlı kediler var etrafta. Zira bu semtin mavisi, yeşili kadar kedileri de meşhur.

Musevilerin bu topraklardaki ilk meskeni Kuzguncuk. Sonrasında Ermenilere, Rumlara ve Müslümanlara da kucak açıyor. Yıllarca hepsi bir arada barış içinde yaşıyor. Semt sakinlerinin en çok övündüğü şeylerden biri de işte bu: birlikte kardeşçe kalabilmek. Öyle ki burada iki sinagog, iki Rum kilisesi; Ermeni kilisesi ve iki de cami var. Bütün bu manevi zenginliği aynı potada eritip bir kültür mozaiği sunuyor Kuzguncuk. Semtin ismini II. Justinianus’un “altın kiremit” anlamına gelen Hrisokeramos’tan türettiği söyleniyor. Altın kiremit adının sebebi altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kilisenin burada oluşu. Evliya Çelebi ise seyahatnamesinde Kuzguncuk’un adının Fatih Sultan Mehmed zamanında buraya yerleşmiş Kuzgun Baba adlı bir veliden geldiğini yazıyor. İsmine dair yazılanlar, anlatılanlar bile buranın nasıl bir tarihe tanıklık ettiğini ispatlar nitelikte.

İstanbul’un bu tarihî semti yıllarca pek çok film ve dizi için plato da olmuş. Farklı kuşaklardan her kesimin izlediği Ekmek Teknesi, Perihan Abla, Hayat Bilgisi dizileri bunlardan yalnızca birkaçı. Sahil tarafından tepeye doğru uzanan İcadiye Caddesi’nden çıkarken Ekmek Teknesi fırınını görüyorum. Fırının hemen önünde çaycılar var. İçeride dizinin kahramanlarından Heredot Cevdet bir şeyler mi anlatıyor sanki? Arnavut kaldırımlı sokağa girmeden önce başımı kaldırıp çınarların kapladığı gökyüzüne bakıyorum. Yürürken hiçbir ânı kaçırmamalıyım. Çaycının köşesinden sola kıvrılınca Perihan Abla Sokağı beni karşılıyor. İşte şurada Perihan Abla’nın evi; Meraklı Melahat camda beni izliyor!

Vakit biraz geçtikçe şehrin göbeğinde nostaljik bir hava yaşamak isteyen İstanbul halkı da yavaş yavaş semte gelmeye başlıyor. Kuzguncuk’un tarih kokan evlerinin etrafında fotoğraf çektirenler çoğalıyor. Kalabalığı geride bırakıp İcadiye Caddesi boyunca 10-15 dakika yürüyerek Kuzguncuk Bostanı’na ulaşıyorum. Caddenin birkaç metre ötesinde, solda bu bostan, şehrin orta yerinde köy hayatı  vadediyor; içindeki bahçeler semt sakinlerine her yıl kura ile pay ediliyor. Toprakla haşır neşir olmak isteyenler yıl boyunca ne dilerse ekip dikebiliyor. Bu bostanın da hikâyesi eskiye dayanıyor; Kuzguncuklu İlya’ya aitmiş yıllar önce ve “İlya’nın Bostanı” diye anılıyormuş. Bostanın içinde halkın ekim yapmasına ayrılan bahçelerin yanı sıra çocuklara ayrılan bir oyun parkı da var. Yaz aylarında burada film gösterimleri de yapılıyormuş. Bostanın hemen tepesinde sıra sıra rengârenk ahşap evler ise buraya ayrı bir güzellik katıyor. Yalnızca şehirden uzaklaşmak, nefes almak için bile sık sık gelinebilecek bir yer burası. 

Çarşamba günleri kurulan bir pazarı var Kuzguncuk’un. Kocaman pazar dar sokaklara hoş bir görünüm kazandırıyor. Taze meyve, sebze satın almak isterseniz bir de Kastamonu Köy Pazarı var. Burası organik ürünlerin satıldığı küçük ve şirin bir dükkân. Öyle güzel görünüyor ki yalnızca fotoğrafını çekmek için bile önünden geçmeye değer. 

Gördüğü ilgi büyüdükçe İstanbulluların sanatsal açıdan da değerlendirmeye başladığı bir semt olmuş Kuzguncuk. Sanat galerileri, antika mağazaları, butikler yavaş yavaş çoğalıyor. Her gidişinizde yeni bir atölye ya da bir açılış merasimi görmeniz mümkün; bu da Kuzguncuk’un tarihî dokusuna ayrı bir zenginlik katıyor elbette. 

Tekrar sahile yürümeye başlıyorum. Yürürken gözüme takılan her ev ayrı bir hikâye anlatıyor sanki… Deniz kıyısında Üryanizade Camii de aktarıyor kendi hikâyesini. Minimal ve şirin mimarisiyle hemen dikkat çekiyor. Üst tarafındaki Cemil Molla Köşkü’nü caminin bânisi Üryanizade Ahmet Esad Efendi’nin torunu Cemil Molla 1800’lerin sonunda yaptırmış. Kuzguncuk’un kendine has tarzını korumasına yardımcı oluyor bu yapılar. Karşı kaldırımda ise 1977 yılından beri leziz eklerleri ve kendine has kuru poğaçasıyla hizmet veren Dilim Pastanesi var. Hele mevsimlerden şimdiki gibi yazsa pastanenin o meşhur dondurmasını almadan, tatmadan olmaz. 

Kuzguncuk, sahile doğru inen bir kıyı kasabası. Sokakları bağlayan dik yokuşlardan bazıları rengârenk merdivenlerle kaplı. Bu aylarda Bican Efendi Sokağı’nın başındaki merdivenlere oturup Boğaz’ı seyre dalmak gibisi yok.

Kuzguncuk son dönemlerde popüler olan üçüncü nesil kahveciler sayesinde kafe cennetine dönüşmüş âdeta. Farklı konseptte pek çok kafeye rastlamak mümkün. Kitap-kafe konseptini ayakta tutan Nail Kitabevi, çay içerken bostanı seyredebileceğiniz Bostan Cafe, Vanilin Chocolate, Kafe La Mekân ve her gün bir yenisi açılan birbirinden orijinal konsepte sahip yerler. Benim ilgimi İcadiye Caddesi’nde yer alan Botanik Bahçe Kuzguncuk çekiyor. İyi düzenlenmiş botanik bahçe ve kafenin bir arada olduğu bu yemyeşil mekân bir çay molası için ideal. Bahçenin sahibi Sabri Cemal Bey Sakarya’daki fidanlıklarında özel yetiştirdiği bitkileri buraya getirdiklerini söylüyor. Mekâna turistler de büyük ilgi gösteriyormuş. Mübadelede İstanbul’a gelişlerini anlatırken “Dedem Üsküdar’ın ilk kitapçısıdır; Hacı Sabri Cevad, herkes tanırdı. Bana da onun adını vermişler.” diye de ekliyor. 

Bu semtte herkes ayrı bir hikâye taşıyor; her geçen an daha iyi anlıyorum bunu. 

Bilmiyordum bu kadar güzel olduğunu, her sokağını ayrı ayrı gezip hikâyelerinin peşine düşmeden önce. Artık biliyorum. Ve şunu da biliyorum, Yahya Kemal’in dediği gibi, “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi