Tarihî çarşıları, doğuya özgü yemekleri, eskimeyen dizeler yazmış şairleri, altın kaplamalı minareleri ve kubbeleriyle belleklerde yer eden Meşhed, İran’a merak duyanlara yeni pencereler açıyor.

Bavullarımı alıp havaalanının yolcu çıkış kapısını geçtiğimde İranlı arkadaşım Navid, “Horasan'ın başkenti Meşhed'e hoş geldin!” diyerek karşılıyor beni. Gecenin karanlığında otele doğru giderken Horasan'ın mimariden edebiyata, bilimden sanata kadar hangi değerlere ev sahipliği yaptığını düşünüyorum. Öyle çok ki! Binyıllardır Avrupa’dan doğuya doğru yola çıkanlar Anadolu’dan geçtikten sonra Horasan’ın kentlerinde konaklıyor, buradan Uzak Doğu’ya gidiyorlardı. İmam Rıza’nın kabrinin bulunduğu Haram-ı Razavi etrafında gelişen Meşhed ile Büyük Selçuklu Devleti'nin kurulduğu Nişabur bu yolculuğun iki önemli kentiydi. Uyumadan önce bir kez daha Horasan'ın şairlerini andım ve gezi planımı gözden geçirdim.  

Sabah ilk durağım, İranlıların binlerce yıllık efsanevi tarihini 60 bin beyitlik manzum destan Şahname ile dile getiren şair Firdevsî'nin anıt mezarı. 30 yılda tek bir vezin kullanarak güçlü tasvirler ve imgelerle zenginleştirdiği eserden birkaç mısra okuyor Navid. Şiirin dalgalanan melodisi içindeki vurgudan söylenenlerin kahramanlık içerdiğini anlamak hiç de zor değil. Duvarlarında Şahname'den alıntılarla yapılmış kabartma figürlerin bulunduğu anıtın alt katında  mozolenin başında dua eden çocuklu bir aile görüyorum. İran'da alışkın olduğum bu görüntü beni yine derinden etkiliyor. Şairlerine sahip çıkmayı ve şiirleriyle donanmayı çocuk yaşta öğreniyorlar. İran’da Hayyam'ın, Hâfız'ın, Sâdi'nin, Şehriyâr'ın şiirlerini ezbere bilmeyen yok neredeyse.

Eski Tus şehrinde İmam Gazâlî'nin eğitim verdiği Hâruniyye Kümbeti küçük ama sağlam bir yapı. Fakat bulunan yazıtlarla mezarı olduğu kanıtlanan Tus şehrindeki yer için aynı şeyleri söylemek mümkün değil.  Gazâlî'nin mezarı 2007 yılında bulunmuş, ilk yapılan yüzey kazı çalışmasından sonra tek bir taş yerinden oynatılmamış. Meşhed Ovası'nın da içinde bulunduğu efsanevi Horasan bölgesi yüzyıllar boyunca sanatın ve bilimin merkezi olurken savaşlardan ve akınlardan payını almış ve büyük depremlerle de sarsılmış. Bugün pek çok şehriyle Horasan bölgesinin geçmişte yaşadığı zenginlikte İpek Yolu üzerinde olmasının etkisi büyük.

Navid ile kirazıyla ünlü Torkebe'nin heykellerle bezenmiş caddelerinden geçip aracımızı park ediyoruz. Meşhed'den 30 kilometre uzaklıktaki Torkebe de tıpkı Şândiz gibi yemeğini tören havasında ve keyifle yemek isteyenlerin gözdesi. Yemek mekânını dolduran aileleri görünce, buranın aynı zamanda bir sosyalleşme alanı olduğunu da anlıyorum. İranlı arkadaşlarım misafirperverliklerini masayı iştah açan yemeklerle donatarak gösteriyorlar. Tandırda yanında bol soğan, portakal, patatesle pişirilen koyun eti, yani mâhiçe yemeklerin hası olarak soframızda. Şişe geçirilmiş pirzola ya da kuşbaşı etten yapılan ızgaranın adı şişlik. Her yemekle birlikte koca bir tabak dolusu pilav da önünüze geliyor. En sevdiğim yemek olan abguşt'un gelmesiyle içim aydınlanıyor. Hiç sorulmadan gelen çorbayı da sayarsam oturduğumuz tahtın neredeyse tamamı yemek tabaklarıyla doluyor. 

Çıkışta Torkebe'nin çarşılarındaki rengârenk kuruyemiş dükkânlarının önünden geçip Meşhed'deki Rıza Bazaar'ın yolunu tutuyoruz. İran'ın pek çok kenti gibi Meşhed'de de geceler ışıl ışıl, dükkânlar gündüz kıvamında…  Çarşıları İmam Rıza’nın türbesi ile birlikte kentin toplumsal merkezi gibi görmek mümkün. Akşam güneş çekilmeye başladıktan sonra çarşılara gelen Meşhedliler Rıza Bazaar'da kuyumcuları, halıcıları, yorgancı ve züccaciyecileri, kuruyemişçileri ve baharatçıları dolduruyorlar. Bu arada baharatçılardaki gerçek safranın bolluğuna şaşıyorum. İncecik iki safran sapının bir yemeğe lezzet katmaya yettiğini, dolayısıyla burada dünyanın bütün sofralarına yetecek kadar safran gördüğümü düşünüyorum! Demleyeceğim çaylara aroma katmak için minik gül goncaları ve kuru çiçekler alıyorum. Çarşıdan çıkıp Ahmadabad Caddesi’nden geçince büyük otellerin bulunduğu Vakilabad Bulvarı'na geliyoruz. Şehrin modern yüzüyle yeniden karşı karşıyayım. Ardından Sayyad Şirazi Caddesi üzerinde şık kıyafetlerin satıldığı dükkânlara göz atıp altın rengi minare ve kubbeleriyle İmam Rıza'nın türbesinin geceye bıraktığı ışık demetlerine bakarak otelime dönüyorum.

Ertesi sabah pırıl pırıl bir güneşle uyanıyorum. Bugünkü yolculuğum Meşhed’den Nişabur'a. XI. yüzyılda Nişabur'da doğan şair, düşünür, matematikçi ve astronom Ömer Hayyam'ın, Mevlânâ'nın da etkisinde kaldığı tasavvuf şairi Ferîdüddin Attâr'ın mezarları bu kentte. Nişabur'un taşı toprağı firuze desem yeridir. Ham firuzeler atölyelerde tane tane işleniyor ve şık vitrinlerde alıcılarını bekliyor. Dönüş yolunda Hacı Bektâş-ı Velî'nin doğduğu köyden geçiyor ve geleneksel motiflerle bezeli bir Horasan evinde konuk ediliyoruz. 

Meşhed’e döndüğümde Malek Evi’ne uğruyorum. El sanatı ustaları buradaki atölyelerinde hünerlerini sergiliyor.  Gümüş, tar, cam, seramik, bakır, nakış ustalarının ve ressamların çalışmalarını mekânı nağmelerle dolduran Esfehani'nin müziği eşliğinde keyifle izliyorum. İran geçmişten gelen büyük sanat birikimini her yerde hissettiriyor. Meşhed'de bütün yollar İmam Rıza'nın türbesine çıkıyor. Ziyaretçi akınını karşılamak için eklenen medrese, mescit, kütüphane, müze, cami, konferans salonu ve otel gibi yapılarıyla dev bir kompleks burası. Haram-ı Razavi’ye, İran’da kadınların giydiği bir tür çarşaf olan çador’um olmadan adım atamıyorum. İçeri girişte çanta ve eşyalarınızı emanete bırakmanız gerekiyor. Gevher Şad Camii’ne giriyorum önce. İhtişamı kelimelere sığmaz bu caminin tavanı küçük ayna parçalarıyla kaplanmış. Dışarı çıkıp birbirinden güzel avluları geçiyorum. Birden davullar çalmaya başlıyor. Yüzlerce yıldır sürdürülen bu coşkulu “güneşi batırma seremonisi” ezan vaktine kadar devam ediyor. Davullar bayramlarda, yeni yıla girişte ve en önemlisi hastalığı bilinen ve iyileşen biri için çalıyor. Avluları birbirine bağlayan kemerli ya da eyvanlı geçişler insan kalabalığının akarcasına ilerlemesini sağlıyor. Bir sürpriz de İnkılap Avlusu'nda. Şık giysili ve beyaz çador’lu yüzlerce yeni evli çift önümüzden geçiyor. Bir sonraki avlu İmam Rıza’nın türbesinin bulunduğu alan. Altın kaplı koca eyvanın ardında görülen minare ve içinde mezarın bulunduğu kubbe de altınla kaplı. Aynalarla dolu olan türbe içi ışıklandırmayla göz alıcı bir parlaklığa kavuşuyor. Minarelerden Farsçanın kulağa hoş gelen tınısıyla yayılan mersiyeler, avludan yükselen dualar Meşhed semalarına varıyor.

Meşhedli dostlarım şiir okuyarak uğurluyor beni ertesi gün. “Şairlerine bu denli değer veren bir halka da misafirini böyle uğurlamak yakışır.” diye düşünüyorum. “Şiirin insan ruhuna yakıştığı gibi…”  

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi