Sakin, otantikliğini koruyan iki Ege adası: Bozcaada ve Gökçeada. Tarihî kaleleri, ipek gibi kumsalları, bağları ve göz kamaştıran göl manzaralarıyla pek benzeri olmayan cennetten iki köşe âdeta.

Tıklım tıklım ve gürültülü bir şehirde yaşamaktan şikâyet ederken tatili hengâmeli, kalabalık bir beldede geçirmek yılın en özel günlerinin kıymetini bilmemektir bana kalırsa... O yüzden de yorgunluğumu atmak ve tekdüzelikten sıyrılmak için sakin, huzurlu, unutulmaz yerlere zaman ayırırım. Başlıca tercihlerimden biri de ada tatilidir. 

İstanbul’a yakın Bozcaada ve Gökçeada’yı listeme yeniden yazmıştım bu yıl. Ege Denizi’nde, Çanakkale Boğazı ağzındaki bu adalara geçmek için Çanakkale’ye uçak, otobüs veya otomobille gelip feribota binmek kâfi.

Her gelişimde bana sürprizler yaşatan güzel Bozcaada’yı ilk günkü heyecanla yeniden dolaşmaya başladım feribottan iner inmez. İlk durağım kendini daha uzaktan belli eden görkemli Bozcaada Kalesi. Kimler tarafından yapıldığı tam bilinmeyen bu kaleyi geçmişte Fenikeliler, Cenevizliler, Venedikliler kullanmış; Osmanlı döneminde gördüğü onarımlarla da sağlamlığını bugüne dek korumuş. Küçük köprüsünden geçip surlara çıkan merdivenlerini tırmandıktan sonra burçları arasından denizi ve kasabayı izliyor, panoramik fotoğraflar çekiyorum. İç kalede yılın belli aylarında festivaller, konserler düzenleniyor. Ada etrafındaki batıklardan çıkarılan amforalar da burada sergileniyor. 

Kale turundan sonra meydandaki Çınaraltı Kahve’de mola veriyor, gelip geçenleri izliyorum. Etraf hareketli; alışveriş için hasır sepetleriyle pazara gidenler, küçümen esnaf lokantalarında yemek yiyenler ve dondurma kuyruğunda bekleyen çocuklarla her taraf cıvıl cıvıl! Damla sakızlı, bol köpüklü Türk kahvemi içip bitirdikten sonra el işi ürünler satan Crafts hediyelik eşya dükkânına gitmeye geliyor sıra: İçeride taşlı kolyeler, adaya özgü lodos tahtalarından duvar süsleri, seramik ürünler arasında el yapımı parmak baskılı rengârenk, “çimdik” adlı kahve fincanları tam hediyelik. Bu keyifli ziyareti adanın kalbinde küçük bir gezinti izliyor. Geçtiğim sokaklar Türk ve Rum şarkıları çalan ufak tefek restoranlarıyla, sardunyalarla bezeli pervazlar önünde sohbet eden kadınlarıyla, restore edilmiş taş butik konuk evleriyle ayrı bir dünya sanki. Adanın simgelerinden mavi gözlü kargalar önüm sıra konup kalkarken Meryem Ana Kilisesi’nin saat kulesini görüyorum. Giriş kapısında “1869” yazan kilise bugün hâlâ ibadete açık. Kilisenin yanından sola dönüp yürüyünce Bozcaada Sanat Galerisi’ne varıyorum. Burayı işleten ve yıl boyunca özellikle yetenekli genç sanatçıların sergilerine yer veren ressam Cemil Onay yaptığı ada resimleriyle Avrupa basınında “rüzgârı boyayan adam” olarak anılmış.  Serginin arka avlusu otantik bir bahçe; burada soluklanıp bir şeyler içerken adanın bir ressamın imge dünyasını zenginleştirecek en güzel yerlerden biri olduğunu, her koyunun başka bir ülke ve her köşesinin başka bir öykü olduğunu anlatıyor Cemil Bey. 

Karnım zil çalmaya başladı. Galerinin tenha arka sokağında, asmalar altında bir yer  Hasan Tefik Restaurant… Oraya gidiyorum ben de. Masama kabak çiçeği dolması, ahtapot salatası ve ana yemek olarak asma yaprağında sardalya geliyor. Yöreye özgü dondurmalı sıcak peynir tatlısının da lezzetine diyecek yok! Yemeğim biter bitmez Türk Mahallesi’nin cumbalı şirin evlerinin önünden limana yürüyorum. Balık restoranlarının yanındaki Miskin Atölye gelip geçenlerin dikkatini çekiyor sarı, mavi, turuncu renklerdeki çanları ve seramik ürünleriyle. Herkese açık bu atölye  çamurdan heykel veya çarkta seramikten bir vazo yapmayı gönüllülere ücretsiz öğretiyor. 

Pek çok Ege adasının sembolü olan yel değirmenleri Bozcaada’da da var. Eskiden buğday öğütmek için kullanılan bu yel değirmenleri taştan gövdeleri ve beyaz yelkenli pervaneleriyle tam anlamıyla bir ada nostaljisi yaşatıyor. Kasabayı, kaleyi ve denizi kuşbakışı izledikten sonra arabayla adanın güneybatı ucundaki rüzgârgüllerinin yolunu tutuyorum. Bağ evleri ve çam ağaçları eşliğinde kıvrılan yolların sonuna sıralanmış bu modern santraller adanın elektriğini üretiyor. Ufukta rengi turuncudan kırmızıya dönen güneş sulara dalıp gidiyor sanki. 

Akşam yemeği için tercihim şık bir kır mekânı olan Maya Restaurant. Osmanlı mutfağı usulleriyle hazırlanan kuru meyvelerinin, kakulesinin ve çeşitli baharatların kullanıldığı zeytinyağlı yemeklerinin tadı enfes! Ekmeğin buğdayından sebzelere kadar her şeyi kendileri ekip biçiyor ayrıca. Biga yöresinin nefis etlerinden oluşan menüyle masam şenleniyor. Canlı müzik de cabası! 

Arabayla el değmemiş koyları keşfetmeye geliyor ertesi gün sıra. Poyraz yolu tarafından kıyı boyunca ilerliyor, Ataol ve Neco Beach’i geçtikten sonra Tuzburnu Koyu’na varıyorum. Genelde serin olan ada denizinin sıcaklığı bu koyda üç dört derece daha artıyor.  Sıcak sevenler burada! Kimi zaman dalgalı olsa da Tuzburnu’nun ipek gibi sarı kumlarında güneşlenmek ve berrak sularında yüzmek her zaman çok keyifli. Kıvrımlı yol boyunca arabanın içi kekik kokularıyla doluyor. Biraz daha sürüp Akvaryum Koyu’na varıyorum. Turkuaz rengi sığ sularda balıklar ve mercanlar arasında şnorkelle yüzmek heyecan verici. Akvaryum Koyu’ndan sonra gelen Beylik, Ayana, Ayazma ve Habbele koyları ise insanı altın sarısı kumsalları ve pırıl pırıl deniziyle cezbediyor.

Ertesi sabah hedefim Gökçeada. Çanakkale üzerinden iki saatlik bir yolculuktan sonra Kabatepe’ye, buradan da feribotla Kuzu Limanı’na varıyorum. 

Ada merkezi son iki yılda değişmiş; geniş sokaklarındaki taş ve ahşap görünümlü binalarla, hediyelik eşya dükkânları, kafeler ve palmiye ağaçlarıyla sıcak bir atmosfere bürünmüş. Kısa bir turdan sonra sıra adanın köylerine geliyor ve daha ilk kilometrelerde Gökçeada’nın doğası beni büyülemeye başlıyor. Hem çam ormanları ve asırlık zeytin ağaçları arasında yol alırken hem de tüm gezim boyunca evlerde, sokak aralarında karşıma adanın sevimli keçileri çıkıyor.

 İlk durağım Zeytinliköy. Adaya özgü kahverengi taş evleri, daracık sokakları ve küçük pastaneleriyle bu sevimli köydeki ahengi siz de fark edeceksiniz.  Parask Tatlı Evi’nde adanın meşhur dibek kahvesinden içip Selanik tatlısından yiyorum. Damla sakızlı muhallebi de buranın başka bir lezzeti. Siyah beyaz fotoğraflarla bezenip antika eşyalarla dekore edilmiş pek çok mekân köyün nostaljik dokusunu hayli yoğun hissettiriyor. 

Büyüklüğü ve dağınık yerleşim yapısıyla Rodos ve Santorini adalarını hatırlatıyor Gökçeada. Köyler birbirlerine sadece 10-15 dakikalık mesafede. Dağların çevrelediği göl manzarasını izlerken önümden bir sincap geçiyor hızla. Gökçeada, dünyada tatlı su altı kaynaklarına sahip birkaç adadan biri. Çamur banyosu imkânı sunan Tuz Gölü ve dereler adayı farklı kılıyor. Dağların eteğindeki Tepeköy’e varınca çınar altındaki köy kahvesine oturup soğuk bir ev limonatası söylüyorum. Tepeköy’ün dinginliği insanı çarpıyor. Zaman sanki buralarda durmuş. “Cittaslow-sakin kasabalardan” Gökçeda’nın huzuru en çok bu köyde hissediliyor.  

Dik bir tepede kurulu Kaleköy oldukça ufak bir yer ama burada tarihî evlerin arasında yürümek insanı geçmişte uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Mustafa’nın Kayfesi dev çınar ağacının altında cennetten bir köşe gibi sakin ve huzurlu, biraz ilerisindeki sabun atölyesinden yayılan mis gibi kokular karşı koyulacak gibi değil. 15 yıl önce İstanbul’dan gelip adaya yerleşen ve atölyeyi kuran gıda mühendisi Aziz Bey sabunların nasıl yapıldığını anlatıyor gelen misafirlerine. Atölyeden lavantalı ve kekikli birer sabun aldıktan sonra çıkıp sütlerinden sadece peynir değil sabun da yapılan keçilerin arasına dalıyorum. 

Denize girme vakti gelince Gizli Liman Koyu’na gidip kendimi serin sulara atıyorum; arkamda çam ormanları, sağımda kocaman düz kaya oluşumları yüzme keyfime güzellikler katıyor. 

Kaleköy’e dönmem akşamı buluyor. Tepelikte, tarihî kale kalıntılarının yanındaki ahşap platforma kurulmuş Poseidon Restaurant, Thassos ve Samothraki adalarına bakıyor. Enfes gün batımıyla başlayan ziyafet levrek marin, kalamar ve barbun balığıyla geceye dek sürüyor. Kaya mezarları ve üzüm bağlarında başlayan ikinci günüm Laz Koyu ve sörf mekânlarıyla tanınan Eşelek ve Aydıncık koylarında geçiyor. Farklı ülkelerden gelen pek çok sörf meraklısı bol rüzgârlı koyda dalgalarla yarışıyor. 

Gökçeada’dan ayrılırken Son Vapur Oteli’ndeki duvar yazısı geliyor aklıma: “Vapur onun için özgürlük kapısıdır. / Adaya ulaşılacak araçtır. / Bindiği vapurlar kadar, kaçırdığı vapurları da sever…”


Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi