Upuzun bir sahil, ışıl ışıl geceler, yarı tropikal bir iklim… Karadeniz’in bulutlarla dans eden kızı Batum. Efsanelere mesken olmuş, adına türküler ve şiirler yazılmış, aşkla anılmak isteyen tutkulu bir şehir.

Atlas üzerinde yeşilin uçsuz bucaksız maviye kalpten vurulduğu yegâne yer Karade-  niz’dir. Tabiatın muhteşem notalarından yükselen tarifsiz senfoni ile dalgaların mağrur sesi Karadeniz kıyısında birbirine kavuşur.  Batum, bu muazzam kavuşmaların en gösterişli hâliyle beni karşılıyor. Bir yanı Kafkas esintisi, diğer yanı bildik Karadeniz ruhuyla harmanlanmış şehri tanımaya Osmanlı ve Sovyet izleri taşıyan, denizlere uzanan sokaklarından başlıyorum.  Sovyet döneminin tek tip yapıları, büyük meydanlara doğru ilerledikçe yerini Batum’un yeni yüzüne bırakıyor. Ulu ağaçların gölgesinde serinleyen meydanlar gösterişli binalarla donatılmış ve her geçen gün bunlara bir yenisi daha ekleniyor.  Batum yenilikçi ve şaşırtıcı olmaktan zevk alan bir şehir. Bütün zamanlara ait yapılar, geniş bir seçki hâlinde bulvarlara, caddelere serpiştirilmiş. Enteresan olan ise bütün bu zıtlığın kâh güneşli kâh bulutlu ama hep nemli atmosfer altında özgün bir uyum yakalamış olması. 

Sahile doğru inmişken Batum’un denize ve dağlara bakan dönme dolabı Ferris Wheel’i görünce ben de sıraya giriyorum. Tepeden tırnağa tanıdığım bir şehri dönme dolapla yukarıdan irdeleme fikriyle bir kabine kuruluyorum. Batum’a kuş bakışı dalıp gitmenin baş döndürücü etkisini üzerimden atamamışken, dönme dolabın hemen yakınında bulunan Ali ve Nino beni çağırıyor. Dramatik bir aşk öyküsünün kavuşamayan âşıkları Ali ve Nino, Gürcü heykeltıraş Tamara Kvesitadze tarafından Karadeniz kıyısında ölümsüzleştirilmiş. Hareket edebilecek şekilde tasarlanmış heykeller günün belli anlarında birbirine kavuşabiliyor.  2010 yılında açılışı yapılan heykel öylesine etkileyici ki ünü ülke sınırlarını aşmış durumda. 

Yolculuğuma Batum’un en güzel meydanında devam ediyorum.  Avrupa Meydanı (Europe Square) şehrin ana meydanı olarak kabul ediliyor. Elinde altın post tutan Medea Heykeli etrafında biçimlenen meydan; fıskiyeleri, ilhamını Avrupa'nın tanıdık yapılarından almış anıtsal binaları; kafeleri ve restoranlarıyla tam bir cazibe merkezi. Günün her ânında ayrı keyif veren bu meydanda ziyaretçiler sokak sergilerinden harika fotoğraflar ve tablolar satın almak, Prag'ın simgesi saat kulesinden esinlenmiş saate sırtlarını verip fotoğraf çektirmekle meşgul. Meydana açılan restoran BK, kitaplarla dolu şık ortamı ve yaz akşamlarında saksafon ile piyanodan oluşan küçük orkestrasıyla etrafı şenlendiriyor.

Yaz aylarındayken gündüz vakti en kalabalık yer, neredeyse Artvin sınırına kadar uzayıp giden sahil şeridi. Batum uzunca bir taşlık plajla çevrili. Yazın gün içinde yağmur geçişleri olsa da hava sıcaklığı hiç düşmüyor; bu sebeple de rengârenk şezlonglar, şemsiyeler her dem denizin tadını çıkaranlarla dolu.  Sahil plaj dışında da çok aktif. Bu masmavi ufuk boyunca manzarayı önüne almış bir dizi restoran ve kafe sıralanıyor. 

Batum Bulvarı'nın denizle buluştuğu noktada yer alan Pier Batumi gece gündüz eğlencenin nabzının yüksek perdeden duyulabileceği bir mekân. Hele hava denize girmeye uygunsa, Pier Batumi  oteller bölgesine yakın olduğundan plajda adım atacak yer kalmıyor. Burası yemek, alışveriş, deniz, güneş derken bütün bir günü dolu dolu geçirmeyi mümkün kılan bir yer. 

Şehri adım adım dolaşırken Gürcü edebiyatının usta ismi Şota Rustaveli’nin adını taşıyan caddeye kadar geldiğimi fark ediyorum. Cadde boyunca uzanıp giden ve gösterişli tasarımlarıyla göze çarpan binalar, restoranlar, otellerle çevre bir anda değişiyor.  Dünyanın farklı yerlerinden fırlayıp gelmiş gibi duran binaları, parkları ve insanları fotoğraflayarak ilerliyorum. Nurigeli Gölü’nün huzur verici ortamını görünce biraz soluklanmaya karar veriyorum. Nurigeli yapay bir göl, özellikle yerli halkın balık tutmak ve bisiklete binmek için tercih ettiği yerlerin başında geliyor.  Caddeyi boydan boya yürürken ara sokaklardan döne döne yeniden şehrin abidevi meydanlarından birine, Tiyatro Meydanı'na ulaşıyorum. Elinde yabasıyla denizlerin ve depremlerin tanrısı kabul edilen Poseidon'u merkeze almış bir fıskiye etrafında düzenlenen meydan, günün her saati oldukça hareketli. Kentin tarihî tiyatro binası ve komünist dönem konutlarıyla çevrili meydan gezginlerin fotoğraf çekmek için mutlaka uğradığı bir yer.

Tiyatro Meydanı'nı geride bırakıp Adjara Museum of Art'a yöneliyorum. Gürcistan üç özerk bölgeden oluşuyor; Batum'u kapsayan bölge Adjara. Bu nedenle Adjara ismine Batum kadar aşina olmakta fayda var. Müzede Gürcistan'dan ve genelde eski Sovyet ülkelerinden çağdaş sanatçıların işleri alt galeride izleyiciyle buluşuyor. Üst galeri Adjara bölgesinde yaşamış sanatçıların eserlerine ayrılmış durumda.

Bu küçük sanat molasının ardından yeniden Batum caddelerine dönüyorum. Modern çizgilerle biçimlenen, parlak ışıklı binalar şehri doldursa da Neogotik formuyla şehrin ana kilisesi  The Virgin Nativity karşımda ansızın beliriyor. Bir XIX. yüzyıl eseri olan bina, Meryem Ana'ya adanmış bir kilise. Sovyet döneminde bilimsel faaliyetler için kullanılan yapı, rejim değişikliğinin ardından tekrar kilise olarak hizmet vermeye başlamış. Meydandan ayrılıp şehri uzaktan seyretmek üzere Argo Teleferik (Argo Cable Car) İstasyonu'na uzanıyorum. Çiseleyen yağmur şehrin üzerinden uçan halı misali geçen teleferikle Sputnik Tepesi’ne ulaştığımda şiddetini arttırıyor. Arkamda Anuria Dağı, önümde Batum ve Karadeniz, elimde Argo'nun enfes kahvesi; yağmurun dinmesini beklemekten başka çare kalmıyor. Şanslıyım; kahveyle birlikte yağmur da bitiyor ve güneş sıcak parlaklığıyla bulutları dağıtıyor. Dönüşteki yeni hedefim, kentin buluşma noktası ve aynı zamanda küçük konserlere ev sahipliği yapan Piazza Batumi.  Burası, kırmızı tuğlalı bir saat kulesi ve mitolojik sahnelerle betimlenmiş devasa bir yer mozaiği çevresinde oteller, kafeler ve restoranlarla çevrili bir köşe. Etraftaki restoranlar geleneksel Gürcü peynirleri, Türk mantısına kıyasla oldukça büyük khinkali, pidenin Batumlu hâli haçapuri gibi yerel lezzetlerin hakkını veriyor. 

Şehir merkezine 10 kilometre uzaklıkta olan Batum Botanik Bahçesi, yolculuğumun son durağı. Bahçe, 108 hektarlık bir alanda, masmavi bir denizle sarmaş dolaş bir burunda kurulu. Yazın yerli yabancı bütün Batum'un en gözde mekânlarından biri burası. Neredeyse dünyanın bütün enlem ve boylamlarında yetişen bitki türlerini bu bahçede bir arada görebilirsiniz. Nilüferler, sonsuza uzanan bambular, çiçekli tarhlar, ilk defa gördüğüm ağaçlar, ortama nostaljik bir hava katan tren rayları ve eski bir istasyon; tam karşıda Karadeniz'in pusuna karışmış Batum silüetiyle hafızama kazınan bir yer oluyor botanik bahçesi. Batum’a veda ederken onun bütün düşlerini, renklerini, heyecanını da valizime koyuyorum.


Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi