Kanada’nın en büyük metropolü Toronto dünyanın en kozmopolit ve çok kültürlü şehirlerinden biri. Şehri eğlence, aktivite ve eklektik festivallerle dolup taştığı yaz sezonunda ziyaret ettik. Sıcak günleri ve serin akşamları ile yaz ayları şehrin tadını çıkarmak için en iyi zaman.

“Buraya yaz aylarında geldiğine sevindim. Toronto’yu görmek için en güzel zaman.” diyerek sıcak bir şekilde karşılıyor beni memleketine Kanadalı rehberim Allen. Coşkuyla ekliyor: “Tüm şehir festivaller, etkinlikler ve zaman ayırmaya değer aktivitelerle dolu . Tabii kalabalık.” diyerek de uyarıyor. “Çoğu insan kalabalıklaşma yüzünden hemen her şeyin fiyatının hava sıcaklığının gibi artması nedeniyle yazın Kanada’nın en büyük metropolüne gelmekten kaçınır, ama ne önce ne de sonra, yaz sezonu şehrin tadını en iyi şekilde çıkarmak için en doğru zaman.”
Allen’la gezime kelimenin tam anlamıyla en tepeden başlıyorum. “Toronto’ya 1151 feet yukarıdan bakmanın nasıl bir şey olduğunu hiç merak ettin mi?” diye soruyor Allen, Dünya Büyük Kuleler Federasyonu’nun bir üyesi, Toronto’nun en tanınan ve ünlü simgesi CN Kulesi’nin (“CN” açılımı; Canadian National) cam cepheli asansörüne girerken. Daha ona cevap vermeden kendimi asansörden çıkıp şık bir restorana girerken buluyorum. Sadece 58 saniyede, yani bir dakikadan az bir sürede, 553 metre yüksekliğindeki kulenin tepesinde, şehrin panoramik manzarasını sunan ödüllü  360 The Restaurant’a roket hızında ulaşıyorum. Şansıma hava açık ve kulenin seyir platformu olan SkyPod katından panoramik ve kesintisiz Niagara Şelalesi, Rochester ve New York manzarası izleme şansı yakalıyorum. 30 yıldan fazla dünyanın en yüksek binası unvanını taşıyan CN Kulesi’nden inerken kulenin altındaki “Evren Turu” (Tour of the Universe) içimdeki çocuğu uyandırıyor. İçeri girip keşfetmeye karar veriyorum. Burada simülasyon bir uzay üssünde yürüyebilir, lazer şovu izleyebilir ya da uzayda süzülmenin nasıl bir şey olduğunu deneyimleyebilirsiniz.
CN Kulesi’nin en heyecan verici atraksiyonu, Kuzey Amerika’da türünün ilk örneği olan EdgeWalk. Kulenin ana bölmesinin üst kısmını çevreleyen 5 feet genişliğindeki platformda dünyanın en yüksekte gerçekleşen 360 derecelik serbest yürüyüşü yapılabiliyor. Allen’ın “Tam Bir Kanada Deneyimi” olduğu ve uluslararası emniyet ve güvenlik standartlarıyla tasarlandığı konusundaki ısrarına rağmen EdgeWalk’ı es geçiyorum. Böyle adrenalinli bir faaliyetin kesinlikle benim kalemim olmadığı konusunda eminim. Ziyaretçilerin altı kişilik gruplar halinde yerden 1.168 feet (116 kat) yükseklikte ve arkalarında Toronto ile Ontario Gölü’nün nefes kesen manzarasından başka hiçbir şey olmadan yürümelerini izlemek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor. Toronto’nun en yüksek şehir macerasına katıldıktan sonra her katılımcıya bir fotoğraf, bir hatıra videosu ile ailelerine, arkadaşlarına bunu gerçekten yaptıklarını ispatlayabildikleri bir başarı sertifikası veriliyor. Tüm bunlar 195 Kanada Doları’ından (vergiler hariç) başlayan fiyatlarla bilete dâhil.
Ertesi gün, çoğu Torontolunun “görmek ve görülmek” için gittikleri Distillery Bölgesi’ni ziyaret etmeye karar veriyorum. “Görülmek” bir turist olarak benim için hiçbir şey ifade etmese de  National Geographic dergisine göre Kanada’nın “en iyileri” listesinde yer alan bir şeyler görmek ediyor. Popüler restoranları ve özel tasarım butiklerinin sıralandığı arnavut kaldırımlı caddelerine kalabalıkları çeken bu bölge,  sadece yaya trafiğine açık olmasıyla uluslararası üne sahip bir köy. Merkezinde her zaman bir şeyler oluyor. Sanatseverler galerileri, sokaklardaki heykellerle  dansları görmek için gelirken, müzik ve sahne performansları bölgenin çeşitli tiyatrolarında devam ediyor. Toronto’nun her yaz düzenlenen Uluslararası Sanat ve Fikir Festivali “Luminato”yu görebildiğim için şanslıyım. Bir gün önce Trinity Caddesi’nde başlayan festivalde şehrin en iyi şefleri mutfak sanatını ve becerilerini kullanarak Toronto’nun zengin kültürünü sergiliyor. Trinity, Distillery Bölgesi’nin en geniş caddesi ve halka açık bir meydan. Çeşitli yiyeceklerden gelen kokular karnımı acıktırıyor. Trinity Caddesi’nin ünlü kafesi Balzac’s Coffee Roasters’ta favorim olan Iced Horchata Latte’yi yudumlayııp bu tarihi yapının hareketli atmosferini solumak için oturduktan sonra Toronto’nun iki ünlü müzesini görmek için aceleyle çıkıyorum.
Müzelerin tarihe hayat verdiği söylenir. Bata Ayakkabı Müzesi’ni (BSM) ve Ontario Kraliyet Müzesi’ni (ROM) gezerken yaşadığım deneyimin kesinlikle bu olduğunu söyleyebilirim. Her ikisi de son derece zengin ve çeşitli koleksiyonlara sahip. Bata Ayakkabı Müzesi’nde ayakkabının kültürleri anlamanın bir yöntemi olarak sunulduğunu görmek beni çok etkiliyor. İlginçtir ki, müze binası da ayakkabı kutusu şeklinde. Burada işçilik ve yaratıcılığın özel tasarlanmış bir alanda bir araya geldiğini görüyorsunuz. Müze, 4500 yıllık tarihe sahip, altı kıtayı ve birçok toplumsal sınıfı kapsayan 12.500’den fazla çift ayakkabıya ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, Pierre Trudeau, Madonna, Roger Federer, Napolyon Bonaparte, Prenses Diana ve Marilyn Monroe gibi kendi alanlarının zirvesine çıkmış ikonların ayakkabılarını da bulabilirsiniz. Bu kapsamlı koleksiyon, XVI. Yüzyıla özgü Venedik kadife platformlarından Elvis Presley’nin ünlü “mavi süet ayakkabılarına” kadar çok sayıda ayakkabı içeriyor. Her sergide gösterilen ayakkabılar ait oldukları bölge hakkında bir hikâyeyle sunuluyor. Farklı bölgelerden ayakkabılar aynı zamanda bir toplumun teknolojik gelişimiyle geçirdiği değişimi, zaman içinde tutum ve değerlerinde yaşanan değişiklikleri de gösteriyor.
Queen’s Park’ın yanında, Bata Ayakkabı Müzesi’ne çok da uzak olmayan Kanada’nın en büyük dünya kültürleri ve doğa tarihi müzesi olan Ontario Kraliyet Müzesi (ROM) yer alıyor. Kuzey Amerika’nın en büyük müzelerden ROM her yıl bir milyondan fazla ziyaretçi ağırlıyor. Çoğu ziyaretçi gibi binanın “dekonstrüktivist ve kristalsi ” olarak tanımlanan mimari yapısına hayran kalıyorum. Bırakın ne olduğunu görmeyi, terimini bile daha önce hiç duymamıştım. Dekonstrüktivizm, bir binaya parçalanıyormuş izlenimini veren postmodern mimari bir hareket. Gerçekten de öyle görünüyor. Yüzde 25 cam ve yüzde 75 alüminyumdan oluşan dış çeper çelik bir çerçevenin üzerine oturtulmuş. ROM’un 40 galerisinde on bir milyondan fazla parça sergileniyor. Hepsini bir gündegörmek neredeyse imkânsız. Özellikle dinozor, mineral ve meteor koleksiyonları ile Yakın Doğu ve Afrika sanatları koleksiyonlarını çok etkileyici buluyorum. Kuşlar Galerisi ve Reed Memeliler Çağı Galerisi kelimenin tam anlamıyla muhteşem. Müze turunun sonunda harika bir kitap, harita, maske koleksiyonu olan ve müzede sergilenen birçok parçanın kopyası bulunan bir hediyelik eşya dükkânından çıkıyorsunuz. 
Zengin bir manzara, ses ve lezzet deneyimi sunan göl kıyısındaki Harbourfront Centre’a vardığımda güneş neredeyse batmak üzere. İnsanlar canlı müziğin ritmine kapılmış, etkileyici bir atmosfer hâkim. Allen yaz mevsiminde kıyıların gerçekten çok eğlenceli olduğunu, kışın bunu bulamayacağımı söylemişti. Her yıl burada düzenlenen 4000’den fazla etkinlik, şehir sakinlerine ve ziyaretçilerine Toronto’daki en iyi kültürel, sanat ve eğitim etkinliklerini ve aktivitelerini deneyimleme imkânı sunuyor. Ayrıca temmuz ve ağustos aylarında ücretsiz film gösterimleri ile  hafta sonu festivali de düzenleniyor. Göl kıyısı popüler kafeleri, sanat galerileri, toplanma alanları, bahçeleri, stüdyoları, açık paten pisti ve çok daha fazlasını ziyaretçilerine sunuyor. Yorulmaya başlıyorum ama Ontario Gölü’nün kuzey kıyısındaki tahta iskelede yürümeden de ayrılmıyorum.
Kanada’nın en büyük metropolü, hiç şüphesiz, başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir çeşitlilik ve enerji sunar; ticaretten kültüre, kırsaldan şehre, yetişkinlere yönelik olanlardan aile dostu eğlencelere kadar her şeyi barındırır. İçten içe birileri geçen yaz ne yaptığımı sorsa da cevabı tek kelimeyle versem istiyorum: Toronto.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi