Türkiye’nin birçok müzisyenini yetiştiren, uğruna onlarca şarkı yazılan İstanbul… Bu kentte yaşayanlar teknolojik gelişmelerin sunduğu olanaklarla müzik dinlemenin keyfini sürerken, bir yandan da vinil plaklara geri dönüşün sevincini yaşıyorlar. Biz de İstanbul’un iki yakasında, plak satılan mağaza ve pazarlarda küçük bir yolculuk yaptık.

Tarihî ve doğal güzelliklerden ibaret değildir İstanbul. İç içe geçmiş kültürlerin biriktirdiğine eklenmiş doğal sesler bütünüdür aynı zamanda. Bu bütünün parçaları Boğaz’da vapurların düdüklerinden dalga seslerine kadar uzanır. Kimi zaman bir berberin dükkanının önüne içine astığı kafeste şakıyan kanaryanın, kimi zaman yaşlı bir adamın evinin balkonunda çaldığı udun, kimi zaman da balkondan karşı komşusuna seslenen kadının sesi gelir kulağınıza. İstanbul’un geçmişi şarkılar ve ezgilerle doludur. Kentin müzik kültürü saraydaki sazendelerden Sefaradların şarkılarına, klasik Türk müziği fasıllarından günümüzün pop yıldızlarına kadar uzanır. Aldığı göçle nüfusu giderek artan İstanbul’a Anadolu türküleri de taşınır. İstanbullular zaman içinde gazino kültürü, Anadolu rock, özgün müzik ve arabesk ile tanışır. İstanbul’dan ses veren bütün müzikler şehrin hiç durmayan devinimine ayak uydururlar, hatta zaman zaman ona biçim de verirler. 
Bu müzik kültürü içinde otuz kırk yıl önce önemli yeri olan ve sonraları yerini kasetlere, CD’lere bırakan, ardından bilgisayar ve internet dünyasının gündeme gelmesiyle neredeyse kaybolan plak kültürü yeniden gündeme geldi. Doğal, derinliğini kaybetmemiş melodilerini arayan İstanbul’da artık plak geceleri düzenleniyor, vinil plaklar satan dükkânlar açılıyor. Bu plakçılar ve şarkılar arasında bir gezintiye ne dersiniz? Notalar arasındaki keşfe nabzı hızlı ve genç atan, damarlarında gürül gürül sohbet ve sanat aşkı akan Kadıköy’den başlamak gerek. Burada sahaflar, aktarlar ve balıkçılar birbirlerine her sabah hayırlı işler diler. İstanbul’daki plakseverlerin buluşma noktalarından biri olan Kadıköy, aynı zamanda efsanevi "Anadolu rock” akımının, Barış Manço ve Moğollar gibi efsane isim ve grupların filizlendiği yer. Sakız Sokak’taki “Rainbow45”te progresif, klasik rock, blues ağırlıklı plaklar parlıyor; Bülent Ortaçgil’in ve MFÖ’nün plaklarını da üretiyorlar. Dükkânın sahibi Salih Karagöz, “Burada müşteri plak alırken aslında müzik dostlukları, sohbetler, şarkılarla ruhsal terapi de görmüş olur. Plak satıcıları müzik ve kıymet bilen müşteriyi baş tacı eder. Onlar da plakçılarına sadakatle bağlanır.” diyor. Rekabet etmez; sever, kollar birbirini plakçılar. Aralarında yardımlaştıkları, haberleştikleri bir WhatsApp grubu bile var. Bu, müziğin insanları koşulsuz sevgide buluşturabilen gücünden geliyor olsa gerek. “Aradığı bir plak varsa müşterim doğrudan bana gelir; dükkân dükkân gezmez. Bulmam için benden ister. Plak alırken pazarlık olmaz çünkü öncelik parada değil; müzik, hobi ve güven alışverişindedir.” diye ekliyor sözlerine.
2017’den beri sonbaharda Kadıköy’de “PlaKadıköy” adı altında plak günleri düzenleniyor. Plakçılar ve koleksiyoncuların katılımıyla kurulan stantlarda plak değiş tokuşları, söyleşiler, plak okuma etkinlikleri düzenleniyor. İstanbul’un müzik birikimini yeniden canlandırmayı ve plak meraklılarını bir araya getirmeyi amaçlayan bu etkinlik büyük ilgi görüyor. 
İstanbul’un Avrupa Yakası’na geçmek üzere vapura biner binmez, ajandama aylar öncesinden not ediyorum: PlaKadıköy'e katılmayı unutma!” Yanımda martılara simit atan baba ile küçük kızını görünce de dilime “Yeni Türkü”nün şarkısı dolanıyor: “Bana bir masal anlat baba / İçinde tüm sevdiklerim / İçinde İstanbul olsun…”
Vapurdan inip Beyoğlu’na varınca İstiklal Caddesi’nden Galatasaray Lisesi’ne paralel sokaklardan birine sapıyorum. “Kontra Plak”, bir satranç tahtasını andıran siyah beyaz kareli zeminiyle şık, geniş bir mağaza. Mağazanın sahibi Okan Aydın yıllardır çalıştığı iş kolunu bırakıp burayı açmış. En sevdiği plakları “hayatının şahı” bilmiş. Tutkusunu işe dönüştürdüğü bu yerde elektronik, çizgi dışı müziklere ağırlık veriyor. Ara ara düzenledikleri plak tanıtımlarından, DJ performanslarından bahsederken; her yıl nisan ayının üçüncü cumartesi gününün “Dünya Plak Dükkânları Günü” olarak kutlandığını öğreniyorum. Beyoğlu’nun kozmopolit, turistik yapısı sebebiyle karma bir plak müşterisi var. “Eskiden daha fazlaydı ama hâlâ bu kapıdan her milletten müzikseverin girme ihtimali var.” diyor. Az sonra sözlerini tasdik edercesine, konuya yakışır melodik dilleriyle Singapurlu olduklarını öğrendiğimiz birkaç genç içeri giriyor. Onlar çeşitli Türkçe plaklar dinlerken, müziğimizin kulaklarında nasıl tınladığını merak ediyorum.
Beyoğlu’nun çoksesli bir müzik albümüne benzeyen kozmopolit sokaklarında yürürken, İtalyan asıllı Fransız popçu Patricia Carli’nin aksanlı Türkçesiyle 1963’te seslendirdiği; sözlerini Sezen Cumhur Önal’ın yazdığı “Boğaziçi” şarkısını anımsıyorum. “Özlerim İstanbul'u her zaman / Sorarım rüzgârdan yıldızlardan / Bütün güzel kıyılardan Boğaz'dan / Şarkılarda söylerim ben adını.”
Güneşli bir pazar günü soluğu Feriköy Antika Pazarı’nda alıyorum. Semtin bir köşesinde, emektar bir gramofon gibi yerini almış. İçinde satılan vazolar, kitaplar, takılar, kıyafetler kim bilir neler görmüş! Beş yıldır burada plak tezgâhı açan Göksel Alkan bana “nadir” kelimesinin plakçılar için çok kıymetli olduğunu söylüyor. “Döneminde ilk ve az basılmış; ses kaydı temiz, nadir bulunan plaklar gibisi yoktur”. Hele bir de popüler olmuşlarsa, koleksiyonerler kesenin ağzını açıyor! Derya Erkal ise altı senedir pazarda. Babası 40 yıl önce Amerika’dan bir pikap ve ses sistemi getirmiş. Evinde hala o cihazları kullanıyormuş. Long Play ve 45’liklerin, üretildikleri vinil adlı materyalden dolayı ölümsüz olduklarını; iyi bakıldıklarında nesilden nesile aktarılabildiklerini söylüyor. Plaklar ve pikaplar, özen, sabır, bütçe ve bakım istediği için evin bir üyesi gibiler. Sıcağa, güneşe maruz kalmamalılar. Özel solüsyon ya da saf suyla sıkça tozları alınmalı. Her zaman dikey şekilde; kartonetin içindeki koruyucu zarf ile muhafaza edilmeliler. Pazarda “Mavi Plak” adıyla bilinen Erhan Demir’in tezgâhında ise sadece Türkçe 45’likler satılıyor. Erhan Bey’e plaklara nasıl sevdalandığını soruyorum. Anlatmaya başladığında yüzüne “hey gidi günler” diyen bir tebessüm konuyor. Çocukken, evlerindeki siyah plaklar arasından beyaz bir kuğu gibi sıyrılan Erol Büyükburç plağı ilgisini çekmiş. Dinler dinlemez gönlünü çelen plak sayesinde, askere gidene kadar nicelerini toplamış. Tezkeresini aldığı gün, plaklarına kavuşmak için özlemle eve koştuğunda bir de ne görsün! Ev ahalisi koleksiyonunu eşe dosta vermiş. Hüngür hüngür ağladığını söyleyen Erhan Bey’in gözlerinin nemlendiğini fark ediyorum. “Bir kez sıkıştırılmamış, hormonsuz müzik dinledin mi plaklardan vazgeçemezsin. Plaklar analog yani birebir kaydedildiği için şarkıcı ve orkestra tüm şarkıları sanki yanı başında, senin için söylüyor gibi hissedersin.” diyor konuyu değiştirmek için, espriyle. Gülümsüyoruz yine… Plakçıların şehrin müzik madenleri, melodi kütüphaneleri olduğunu düşünerek pazardan ayrılırken yaşlı bir pikap, arkamdan Güftesi Yahya Kemal’in, bestesi Münir Nurettin Selçuk’un olan bir şarkıyla beni uğurluyor: “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer / Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul / Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi