Yeldeğirmeni renklenmiş. Tarihî binalar yerli yerinde. Komşular yolda selamlaşıyor ama hepsi bu mahalleden değil. Etraf gençlerle, duvarlar resimlerle dolu; herkes keyifli. Aralarına karışıp eski mahallenin değişimine kapılıyorum.

Kadıköy’ün en tatlı ve tarihî mahallelerinden Yeldeğirmeni’nin sokaklarında dolaşıyorum. Kulaklığımda müzik son ses açık; Deniz Kızı Eftelya araya plak cızırtıları karışmış naif sesiyle söylüyor: “Beğendim biçimini her yerin mini mini / Dudaklarım ismini anıyor ah Kadıköylü...””
Kadıköylüleri ve bu sokakları beğenmemek mümkün mü? Dahası buralar susmak bilmeyen martıları, mis gibi kahve kokan sokakları ve sokakları süsleyen muralları kucağına sığdırabilen sıcak bir mahalle havası taşıyor. 
I. Abdülhamid, sarayın ve halkın un ihtiyacının karşılanması için 1774 yılında buraya dört tane yeldeğirmeni yaptırmış; semt de adını buradan almış. XVIII. yüzyılın sonlarında da Kadıköy’ün ilk postanesi burada hizmet vermeye başlayınca yerleşim hızlanmış ve sokakları oluşmuş.
 Rasimpaşa Camii’ne, Hemdat İsrael Sinagogu’na ve Ayios Yeorgios Rum Ortodoks Kilisesi’ne  ev sahipliği yapan Rasimpaşa Mahallesi Müslümanları, Yahudileri ve Hristiyanları iç içe, büyük bir dostluk ve komşuluk bağı içinde yıllar boyu bünyesinde barındırmış.
İstanbul’un ilk apartman semti olarak da bilinen Yeldeğirmeni’nde yamaçlardaki çok katlı  binaların çoğu Yahudilere, düzlüklerdeki ahşap evler ise Türklere, Ermenilere ve Rumlara ait.  Art-Nouveau süslemelerle donatılmış apartmanlar ve zamana meydan okuyan cumbalı evler denize çıkan sokaklara uzanıyor. 
1895 yılında manastır, okul ve kilise olarak inşa edilen Notre Dame du Rosaire Kilisesi varlığını Yeldeğirmeni Sanat Merkezi olarak sürdürüyor. Rıhtıma yakın İskele Sokak’tan çıkılarak varılan bu merkezde Kadıköylüler keyifli konserler, operalar izliyor. Pazartesi günleriyse film gösterimi var. Muhteşem bir akustiği olan kubbesi altında bu atmosferi birebir tatmak için aylık programı alıp yola devam ediyorum.
Yeldeğirmeni Sanat Merkezi’nin hemen yakınındaki Akif Bey Sokağı’na girince heybetiyle dikkat çeken, 100 yaşını devirmiş İtalyan Apartmanı çıkıyor önüme. Haydarpaşa Garı’nın yapımında çalışan Alman mühendisler bu binayı İtalyan taş işçilerinin kalması için yapmışlar. Bu gizemli yapının altından Haydarpaşa Garı’na uzanan bir tünel olduğu söyleniyor. 
Yeldeğirmeni; heybetli, yaşını başını almış oturaklı  binalarıyla; genç apartmanların avlularına ve girişl katlarındaki dükkânlarına açılan yeni akım kafeleriyle kocaman bir ailenin sıcak yuvası gibi. Haydarpaşa ise  başköşedeki daimî yerini almış, ailenin en görmüş geçirmiş büyüğü...
İstanbul’un kozmopolit yapısı nedeniyle birçok mahalle o eski “mahalle” ruhunu çoktan unutmuşken Yeldeğirmeni bunu günümüzde de yaşatan ender semtlerden biri.
Bir yanda büyük marketlerden bile çok tercih edilen bakkal ve manavların, taze-gevrek simit üretimini sadakatle sürdüren taş fırınların oluşturduğu mahalle havası, diğer yanda konsept kafelerin, sanat atölyelerinin ve gençlerin rağbet ettiği modern ve dinamik yüzü Yeldeğirmeni’nin. Hepsinin birlikteliğiyle oluşan  ahengi keyifle gözlemleyebilirsiniz burada.
Gökyüzünde martılar, kaldırımlarda kediler eşliğinde yürümeye devam ederken davetkâr kahve kokularına daha fazla dayanamayıp sakin ve huzurlu bahçesine kapıldığım bir kafeye oturup tatlı bir mola veriyorum. Yeldeğirmeni’nde güne başlamak ya da benim gibi günün yorgunluğunu atmak için gidip oturabileceğiniz epey mekân var. İsterseniz gelirken kitabınızı veya bilgisayarınızı getirip uzun uzun çalışabilirsiniz. Karakolhane ve civarında yoğunlaşan,  farklı bölgelerin kaliteli özel kahvelerini ayağınıza getiren, “Üçüncü Dalga” diye anılan butik kahvecilerin hangisine otursanız aklınız diğerinde kalacak. Yeldeğirmeni’nin denize çıkan yollarından tekrar tekrar geçmek için bu da bahane olacak; benden söylemesi.
Yeldeğirmeni’nde tarihî binaların hissettirdiği nostalji sizi sarıp sarmalarken, sokaklarda karşınıza çıkıveren rengârenk, dinamik murallar enerjinizi yükseltecek. Mural-İstanbul Festivali kapsamında dünyanın dört bir yanından gelen sanatçılar Yeldeğirmeni apartmanlarının duvarlarını sanat atölyesine çevirerek mahalleliye olabilecek en güzel armağanı sunuyor belki de.
Bu yıl altıncısı düzenlenen festivalde Ukraynalı sanatçı Alex Maksiov’un eseri Türk Çayı benim en sevdiklerimden oldu. Hırvat sanatçı Lonac’ın eseri ise sizi yavaşlatıp çarpıcı renkleri ve kusursuz portresiyle kendini uzun uzun izlettirecek nitelikte. 
Güneş denize inen sokakların birinde batarken göz göze geldiğim komşularıma selam verip cebimden anahtarlarımı çıkarıyor ve yüzümde bir gülümsemeyle evime giriyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi