Tarabya’nın içtenliğiyle, çığırtkan martıları ve asırlık ağaçlarıyla kaynaşınca, gösterişli tarihî binalarına ve hikâyelerine kulak verince dünyanın hâlâ güzel olduğunu fark ediyor insan. Bu semte sadece bir günlüğüne gelmek bile hayata büyük bir enerji ve huzurla dönüş demek.

İnsan, ruhunu, zihnini, bedenini terapiye almak istiyorsa, bunu da yeşilin ve mavinin buluştuğu bir yerde gerçekleştirmek niyetindeyse gideceği adres Tarabya olmalı! Boğaz’ın en eski semtlerinden biri olan Tarabya’ya doğru ilerlerken, Maslak’ta etrafımı saran plazalar yerini, kim bilir nelere tanıklık etmiş ağaçlara bırakıyor. Çam ağaçları, dev çınarlar, servi, kayın, söğüt ve daha nicesi âdeta reverans yaparak bana yolu açıyorlar. Masmavi Boğaz’a yaklaşırken ruhuma ilaç gibi gelen iyot kokusu katılıyor doğanın yeşiline. İstanbul’un incisi Tarabya bana “Hoş geldin.” diyor.
Tarabya Meydanı’na vardığımda, denize karşı heybetli duruşu ile devasa bir çınar ağacı karşılıyor beni. Bu anıt ağacı kucaklamak istiyorum; ancak ne mümkün, gövdesi öyle geniş ki en az iki kişiye daha ihtiyaç var! Parkta oturan bir Tarabya sakini gülümseyerek ağacın ihtişamı karşısındaki şaşkınlığıma “Günaydın.” diyerek eşlik ediyor. Biraz ileride bir başkası, bana ağacın 285 yaşında olduğunu söylüyor. Bu sırada yanımızdan geçenlerden biri bölgede 200 yaşın üzerinde birçok ağaç olduğunu, florası en zengin İstanbul semtlerinden birinde bulunduğumu söyleyip kibarca selam veriyor ve yoluna devam ediyor. Ağaçların birbirini tanımayan insanlar arasında bağ kurmaya vesile oluşu beni mutlu ediyor.
Tarabya yamaçlarında gözüme takılan yan yana dizilmiş rengârenk eski evler ve köşkler, semt misafirperverliğinin ve komşulukların burada bugün de var olduğuna dair güzel bir işaret aslında.
Deniz kıyısını takip edip İstanbul’un en güzel yürüyüş parkurlarından birine sahip olan Tarabya Koyu’nda yürümeye başlıyorum. Bu yürüyüşüme sahilde spor yapanlar, köpeklerini dolaştıranlar, kedilerle kovalamaca oynayan çocuklar, geçmiş günleri yâd eden çiftler, karşısında hayranlıkla durdukları manzarayı fotoğraflayan turistler, İstanbul Boğazı’nın asıl sahibi martılar, suda bir belirip bir kaybolan karabataklar ve hikâyeye göre asırlar önce padişahın karşı yakadaki sevgilisine yolladığı mektubu suya yanlışlıkla düşürdükten sonra Boğaz’ın iki yakası arasında bitmez tükenmez uçuşlarla aramaya devam eden telaşlı yelkovan kuşları da eşlik ediyor. 
Bana kadar gelen mis gibi balık kokusu dikkatimi denizden karaya yöneltiyor. Koyun etrafındaki yan yana balık restoranları “Yürüyüşten sonra soframıza bekleriz.” diyor sanki.
Hele bir de yazsa, gökyüzünde dolunay varsa, bu restoranların teraslarında oturmak nasıl mutlu eder insanı!
Tarabya Koyu geçmişten bugüne balığı ile ünlü. Osmanlı döneminde padişahların balık yemek için tercih ettiği bir yer olan Tarabya, bugün de İstanbullular için “balık keyfi” denildiğinde akla ilk gelen yerlerden. Koyda yürüyüşe devam ediyorum. Balık kokusunun yoğunluğu azalırken ciğerlerimde ve hatta ruhumda detoks etkisi yapan Karadeniz’in poyrazı ile Marmara’nın lodosunun karışımı alıyor yerini. İşte o zaman Tarabya’nın adının neden Therapeia’dan (Terapi Yeri) geldiğini bir kez daha anlıyorum. Bir rivayete göre; Bizans döneminde, V. yüzyılda Patrik Attikos buraya temiz havası ve şifalı sularından ötürü “Therapeia” adını veriyor.,
Başka bir rivayete göre de burada yediği balığın tadına doyamayan Osmanlı padişahı Sultan II. Selim bir saray yaptırıp adını “Tarabiye (Keyif)” koyuyor.
Bir yanı Büyükdere’ye, bir yanı Yeniköy’e uzanan Tarabya Koyu, yan yana dizilmiş, birbiriyle zarafet yarışındaki asırlık köşkler, eski evlerle dolu. Bu evlerin bazısının renkli, bazısının gizemli, bazısının hüzünlü hikâyeleri var. Alman Konsolosluğu’nun zarif  Yazlık Büyükelçilik Rezidansı; görenleri asaleti ve doğasıyla büyüleyen Huber Köşkü beni alıp Osmanlı dönemine  götürürken bir rivayete göre adını bir derviş tekkesinden alan Kalender Köşkü Osmanlı mimarisinin inceliklerini gözler önüne seriyor. 
Fransız Konsolosluğu’nun yazlık binası Napolyon Bonapart’tan selam getirmeye devam ediyor. Deniz kenarındaki yürüyüşüme ara veriyor, İstanbul’un en şık otellerinden The Grand Tarabya’da kahve içiyorum. Parlak güneşin altında terasta ben lezzetli Türk kahvemi yudumluyorum, diğer masalardakiler de leziz pazar kahvaltılarının tadını çıkarıyorlar. Karşımdaki Tarabya Koyu’nda mütevazı marinada yan yana dizilmiş büyüklü küçüklü tekneler rüzgâr ile sağa sola sallanıp otelde çalan müziğe katılırcasına tatlı tatlı dans ediyorlar sanki. 
Dansları, sudaki akisleri sanki bir ebru, bir tuval o sırada! Gözüm teknelerin bu sanat şölenine dalmışken, aklım tarihin derinliklerine, The Grand Tarabya’nın hikâyesine gidiyor. Düşünüyorum: 1900’lerin başında Tarabya Tokatlıyan Oteli olarak bilinen yapı 1954 yılında mekânda çıkan yangınla kullanılamaz hâle gelmiş. O zamanlarda mimar Kadri Erdoğan Büyük Tarabya Oteli’nin projesini tasarlarken bu otelin ve terasının bugün bile İstanbul’un en keyifli noktalarından biri olacağını, dünyadaki ününü günümüze dek koruyacağını tahmin edebilir miydi? Zamanı aşan ve herkesin yüreğine dokunan miras bu olsa gerek, diyor imrenerek iç sesim. 
Bir yandan kahvemi yudumluyor, bir yandan da cep telefonumdan dolunay tarihlerine bakıyorum, zira Tarabya’da dolunayın karşı yakadan Beykoz sırtlarından yükselişini izlemek, ay ışığının dalgalarla gösterisine tanıklık etmek İstanbul’da yaşanması gereken çok özel bir tecrübe.
Kahve keyfinden sonra Tarabya sırtlarına yöneliyorum. Ağaçlar altındaki küçük çay bahçelerini, düğünlere ev sahipliği yapan bahçeleri geçip çok özel bir mekâna, Ural Ataman Klasik Otomobil Müzesi’ne giriyorum. Ataman’a 1920-1970 arasında üretilen otomobilleri sergilediği bu müzeyi kurduran otomobil tutkusunun temelinde babasının otomobilinin şoför koltuğuna oturduğu çocukluk günleri varmış. Serginin en değerli parçası, ailenin 1937 model ilk arabası olsa gerek. Burada eski arabaları incelerken oyuncak araba koleksiyonunu görünce benim de aklıma çocukluğum geliyor. 
Sergiyle ve Tarabya ile vedalaşma vakti geliyor. İstanbul’un en güzel semtlerinden biri, ayrılırken tatlı bir buse konduruyor yüreğime sanki…

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi