Hemen her köşesinde tarihî bir iz taşıyan, anlattığı hikâyelerle görenleri zaman yolculuğuna çıkaran İstanbul’un Tarihî Yarımadası, Antik Çağ’dan Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarına uzanan görkemli geçmişiyle ziyaretçilerini etkilemeye devam ediyor.

Ege kıyılarında katıldığım bir kazı çalışması sırasında Amerikalı arkeolog arkadaşım “İstanbul nasıl bir şehir?” diye sormuştu. “Amerika kıtasının henüz keşfedildiği yıllarda İstanbul bin yıllık bir dünya metropolüydü. Doğu ve batının buluştuğu; bir dönem kıtalar arasındaki en önemli ticaret merkezi, iki büyük imparatorluğa başkentlik yapmış bir şehir. Bir zaman kapsülü gibi tüm çekiciliğini bugün de koruyor.” demiştim. Şaşıp kalmıştı. Bir sonraki yıl İstanbul’a geldi aynı arkadaşım.  Havalimanından şehir merkezine  giderken 1600 yıllık Bozdoğan Su Kemeri’ni gördü ve “İşte bu gerçekten inanılmaz!” diye haykırdı; sesi  hâlâ kulaklarımda. Bütün zamanların en gözde şehirlerinden İstanbul kendisini  her ziyaretinizde size farklı bir hikâyesini fısıldar. İşte bu hikâyelerin başlangıç noktası olan ve dört bölgesiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Tarihî Yarımada’nın yolunu tutuyorum ben de. Orta Çağ’dan bugüne büyük ölçüde ayakta kalan tarihî surların yanından geçerek sur içindeki Sultanahmet Meydanı’na varıyorum. Bir zamanlar dünyanın başlangıç noktası olarak kabul edilen bir meydan burası. Neden mi? Biraz ilerisinde 1500 yıllık Million taşı duruyor çünkü. Hem de hâlâ aynı yerinde.  Bu taşı, Doğu Roma İmparatorluğu farklı coğrafyalarla arasındaki mesafeyi ölçmede başlangıç noktası kabul ediyordu. 

Sağımda Ayasofya Müzesi ve hemen arkasında Topkapı Sarayı, solumda ihtişamıyla Sultan Ahmet Camii ve çaprazımda Yerebatan Sarnıcı var. İnsanlık tarihinin görkemli anıtlarından biri olan Ayasofya Müzesi’ne gidiyorum önce.  Yaklaşık 1500 yıl önce kilise olarak inşa edilen yapının giriş kısmının tavanındaki çiçek desenli altın mozaikler, pembe ve yeşil renkte mermer sütunlar, bazilikanın çevresindeki küçük pencerelerden süzülen ışık selinin sağladığı atmosfer daha ilk anda etkisi altına alıyor insanı. Uzmanlara göre Ayasofya’nın mimarisi uyum, oran ve akustik açısından çağları aşıyor. VI. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru Justinianus’un isteğiyle, Aydınlı ve Miletli iki mimar (İsidoros ve Anthemios) tarafından inşa edilen Ayasofya, bünyesindeki kaynaklara göre 1000 usta ve 10 bin işçinin çalışmasıyla beş yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış. XVI. yüzyılda Mimar Sinan tarafından restore edilen yapı, I. Abdülmecid döneminde gördüğü son bir tamiratla bugünlere kadar gelmeyi başarabilmiş.

XV. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun camiye dönüştürerek dinî merkez olarak kullanmaya devam ettiği bu görkemli eseri geride bırakıp Topkapı Sarayı’na yöneliyorum. Bir zamanlar üç kıtaya yayılan bir imparatorluğun yönetim merkezi olan saray, aynı zamanda Osmanlı hanedanının ikametgâhıydı. Tarihî Yarımada’nın en güzel yerine inşa edilmiş, Marmara Denizi’ni ve İstanbul Boğazı’nı gören sarayın zarif ve mütevazı mimarisi beni hayli etkiliyor. Bahçeleri de elbette…  Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinin ardından inşa edilen Topkapı Sarayı, 380 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkeziydi. Bugün ise içerdiği yaklaşık 86 bin eserle günümüzün en zengin saray-müzelerinden biri.

Padişahların toplantıları kafesli pencereden izlediği Divan Odası, Osmanlı döneminde saray üniversitesi olarak kabul edilen ve bugün Kutsal Emanetler’in sergilendiği Enderun Dairesi, İslam dünyasının en değerli elyazması kitaplarının ve minyatürlü yazma eserlerinin yer aldığı III. Ahmed Kütüphanesi, kadınların sıkı bir eğitime tabi tutulduğu Harem ve Mimar Sinan’ın eseri olan altın yaldızlı Hünkâr Hamamı beni  baş döndürücü bir yolculuğa çıkarıyor zamanda. Mermer mozaikler, İznik çinileri, altın işlemeler, vitraylar, kakma sedefler ve bezemelerle süslü Topkapı Sarayı Müzesi, Osmanlı sanatının en güzel eserlerini barındırıyor.
Sultanların ihtişamlı dünyasından ayrılıp öğle yemeğinde leziz Türk kebaplarını tatmak için Hamdi Restaurant’a yöneliyorum. Galata, Eminönü, Sultan Ahmet Camii ve Boğaz manzarasıyla bu mekân, özellikle et yemekleri ve leziz kebapları ile ziyaretçilerini ziyadesiyle mutlu etmeyi başarıyor.
Osmanlı ve Türk yemeklerini keşfetmek isteyenler için Tarihî Yarımada’da pek çok ünlü restoran var.  Kariye Müzesi’nin yakınındaki Asitane Restaurant’ın patlıcanlı piruhisi, levrek biryani ve taş kadayıfı tatlısı mutlaka denenmeli.
Sur Balık Restaurant’ın Sarayburnu ve Haliç’teki iki mekânı da seyrine doyum olmayan manzarası ve Boğaz’ın çeşit çeşit deniz ürünleriyle ağırlıyor misafirlerini. 

Tarihî Yarımada’daki bir diğer gözde mekân ise Four Seasons Sultanahmet Oteli’nin restoranı. Yeşilliklerle bezeli zarif avlusunda romantik bir yemek yiyebilirsiniz. Türk ve dünya mutfağını harmanlayan menüsünde yer alan balkabağı ve kestaneli risotto ile tavada “Adriatik” kalkan balığının tadı damağınızda kalacak. Hamdi Restaurant’taki yemeğin ardından, XIV-XVIII. yüzyıllar arasına ait ve her biri bir sanat eseri olan Anadolu halılarının sergilendiği Halı Müzesi’nde kısa bir tur atıp Tarihî Yarımada’daki gezime Yerebatan Sarnıcı’yla devam ediyorum.

Yerin altındaki bu sarnıç bir sütun ormanını andırıyor.  Dor ve Korinth tarzı yapılar arasında gezerken tarihin derinlerine dalıyorum. Doğu Roma İmparatoru Justinianus tarafından 542 yılında yaptırılan bu büyük yer altı sarnıcı, suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görünen mermer sütunları nedeniyle “Yerebatan Sarayı” olarak da anılıyor. Arkeolog arkadaşımın görür görmez hayran kaldığı Bozdoğan Kemeri işte bu sarnıca su taşıyan kemerlerden biriydi.  100 bin ton su kapasitesine sahip sarnıç, imparatorluklar döneminde tüm kentin su ihtiyacını karşılayan bir su deposuydu. Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan Roma dönemine ait iki Medusa başı bu gizemli atmosferin başkahramanları sanki.

Yerebatan Sarnıcı’ndan beş dakikalık yürüme mesafesindeki eski Hipodrom alanına -Osmanlı döneminde At Meydanı olarak bilinirdi- vardığımda İstanbul’un yüzyıllar boyunca kalbinin attığı bir yerde durduğumu fark ediyorum. Tribünlerdeki binlerce insanın coşkulu sesini; atlı araba yarışlarını, spor müsabakalarını, törenleri ve gösterilerin yapıldığı günleri zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. I. Theodosius tarafından Mısır’dan getirtilen ve Hipodrom’un ortasına yerleştirilen 3 bin 500 yıllık dikilitaş karşımda duruyor. Hemen arkasındaki Yılanlı Sütun ve Örmeli Dikilitaş hayalimde canlandırdığım sahnenin en değerli tanıklarından.

Bu efsanevi atmosferden çıkıp Sultan Ahmet Camii’nin Hipodrom tarafındaki kapısından içeri giriyorum. Karşımda altı  zarif minare,  şadırvan ve etrafı çevreleyen galerilerin üzerinden muhteşem bir harmoni ile birbiri ardınca yükselen kubbeler var. 
Sultan I. Ahmed tarafından Mimar Sinan’ın öğrencisi Sedefkâr Mehmed Ağa’ya yaptırılan cami, Türk-İslam mimarisinin en başarılı örneklerinden biri olarak biliniyor. İç kısımlarda yer alan mavi, yeşil ve beyaz renklerdeki binlerce İznik çinisinin görüntüsü karşısında âdeta büyüleniyorum. 

Kapı ve duvarlardaki muazzam sedef ve ahşap işçiliği, vitray ve kaligrafi örneklerini görünce Osmanlı dönemindeki ustaların ne denli ince bir sanatsal duyuşa sahip olduklarını düşünüyor insan. Padişahların ibadet ettiği yer olan Hünkâr Mahfili altın yaldızlı çinileri ve ince duvar işçiliği ile göze çarpıyor. İbadete bugün de açık olan caminin içi öyle ferah ki huzur ve barış dolu bir hâlde buluyorum kendimi. Sultan Ahmet Camii’ni de gördükten sonra  Caferağa Medresesi’nde bir kahve molası veriyorum. Çınar ağaçlarının gölgesinde bol köpüklü Türk kahvemi içerken medrese avlusunun dingin atmosferine  bırakıyorum kendimi. Bu keyifli moladan sonra Kapalıçarşı’ya  gitmek üzere Sultanahmet Meydanı’nın kuzey tarafına yöneliyorum. Tramvaya binmektense tatlı bir heyecan içinde hem Doğu Roma hem de Osmanlı döneminde imparatorluk ve protokol yolu olarak kullanılan Divan Yolu’nda yürümeyi tercih ediyorum.
Binbirdirek Sarnıcı, İmparator I. Konstantin’in Roma’daki Apollon Tapınağı’ndan getirtip diktirdiği Çemberlitaş Sütunu, ünlü Fransız yazar Pierre Loti’nin dokuz ay kaldığı ev tıpkı bir kitabın sayfaları gibi tek tek açılıyor önümde yol boyunca.  Osmanlı’nın Barok ve Rokoko üslubunda yapılan ilk camisi olan Nuruosmaniye Camii’nin yanındaki kapıdan dünyanın en eski ve en büyük alışveriş merkezi olan Kapalıçarşı’ya adım atıyorum. Binlerce dükkânı ve sokağıyla bir labirenti andıran bu çarşıda neler yok ki!..

Antikacılardan hediyelik eşya mağazalarına, halıcılardan mücevher dükkânlarına uzanan seçenek yelpazesiyle  550 yıllık Kapalıçarşı, dünyanın en eski ve büyük çarşısı;  yılda 150 milyon ziyaretçi ağırlıyor. Günün hatırası olarak çarşıdan Anadolu motifli el dokuması bir kilim satın alıyorum. Tarihî Yarımada’nın anlatacağı hikâyeler bunlarla bitmiyor elbette. Mimar Sinan’ın “kalfalık eserim” dediği muhteşem Süleymaniye Camii, yaklaşık 32 bin eserle İslam dünyasının en nadide koleksiyonlarının sergilendiği Türk ve İslam Eserleri Müzesi, göz alıcı mozaik ve freskleriyle Kariye Müzesi, Ayasofya’dan sonra ayakta kalan en büyük dinî yapı olan Zeyrek Camii, baharat kokularının birbirine karıştığı ve ışıl ışıl tezgâhlarıyla insanı cezbeden Mısır Çarşısı, kıyı şeridinde yer alan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, rengârenk sokakları ve tarihî evleriyle Balat semtini bir sonraki gelişimde ziyaret etmek için Tarihî Yarımada ile sözleşiyorum. Kapalıçarşı’ya en yakın duraktan tramvaya binip başladığım noktaya, Sultanahmet Meydanı’na dönüyorum. Seven Hills Restaurant’ın terasında muhteşem bir gün batımı karşılıyor beni. Seyrine doyum olmayan Boğaz suları, Sultan Ahmet Camii, Ayasofya ve Marmara Denizi güneşin kırmızı, turuncu, pembe renkleriyle bezeniyor. Medeniyetlerin beşiği İstanbul’da günün son perdesinde Türk şairi Sezai Karakoç’un şu dizeleri geliyor hatırıma: “Ben İstanbul’da dağıldım zerre zerre/İstanbul damla damla birikti içimde/Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir/Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir.”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi