Charlize Teron; Güney Afrikalı oyuncu, yapımcı ve aktivist. Bir Akademi Ödülü ve bir Altın Küre Ödülü de dâhil olmak üzere birçok ödülün sahibi. 2007’de Afrikalı gençleri HIV/AIDS ile mücadelede desteklemek için Afrika Sosyal Yardım Projesi’ni başlattı. Filmlerin ve hikâye anlatıcılığının gücü hakkında konuşmak için Theron’la Los Angeles’ta buluştuk.

Proje seçerken kriterleriniz nelerdir?

Bu işte beni korkutan, daha önce yapmadığım, yapabileceğimden emin olmadığım ama denemek istediğimi hissettiğim bir şey var mı? Bunu sorarım kendime ilk. Film yapımcıları, yazarlar ve birlikte çalışmak istediğim aktörler gibi bariz kriterler de var elbette. Ancak kariyerime, özellikle de son 10 yılına  bakarak sadece izleyicilerim için değil, kendim için de o anda içinde bulunduğum şeyin dışına çıkmak için silkinmeyi kesinlikle denediğimi söyleyebilirim. Ben şanslılardanım, masaya yemek koymak için işe gitmek zorunda olmamak lüksüne sahibim ama bunu asla cepte görmedim. Bu yüzden, “Tamam, aslında hiç düşünmemiştim ama bu işe girişebilirim.” diyecek durumda olmak gerçekten güzel. Romantik komedi türünde bir filmde oynamak aklımdan hiç geçmemişti  örneğin.Aslında, hakikaten eğlenceli ama aynı zamanda 
korkutucu bir şey bu.

Film yapımcısısınız aynı zamanda. Şu anda da Roger Ailes hakkında, adı henüz belli olmayan bir projenin ortak yapımcılarından birisiniz. Ayrıca, oynadığınız filmlere yapımcı kimliğiyle de dâhil oluyorsunuz sanırım artık. Canlandırmak istediğiniz roller için film bulmak ya da bizzat yazmak ihtiyacı duyuyor musunuz? Bu konuda proaktif misiniz? 
Evet.   Bana  sorarsanız günümüzde bir yapım şirketi sahibi olmak için konulmuş bir çıta var ve bu çıta oldukça da yüksek. Kibirle yapılan anlaşmaların dönemi artık geçti; adınızı yapımcı olarak ortaya atmayı hedefliyorsanız yanlış yoldasınız. Sanırım hâlâ zaman zaman bu yapılıyor ama artık buna pek iyi gözle bakılmıyor. Çünkü oyuncu ya da yazar olarak kariyerine başlayan gerçek yapımcılar var. “Oyuncuysan yapımcı olamazsın.” anlayışı çok ayrıştırıcı bir anlayış ve o günler geride kaldı.

İşinizin başarılı olmasını istiyorsanız direksiyona geçmeniz gerekiyor; büyük havuzunuzun başında oturup işinizin başarılı olmasını umut edemezsiniz. Aktif olarak sürece dâhil olmak zorundasınız; az önce söylediklerim de bununla ilgiliydi. Her gün aktif olarak malzeme buluyor ve geliştiriyoruz, bunu sadece işimiz olduğu için değil yapmayı gerçekten sevdiğimiz için yapıyoruz. Hiçbir zaman “Tanrı’m, gidip bu işi yapmam gerekiyor.” diye düşünmedim. Sadece repliklerini söylemekle yetinmeyip, gerekeni yapmaktan fazlasını önemseyen bir oyuncu olduğumu hissettim her zaman. İzlemek isteyeceğim hikâyeleri anlatmak istiyorum; her şeye genelde bu şekilde yaklaşırım. “Acaba bunu televizyonda, sinemada ya da Netflix’te  izlemek ister miyim?” diye düşünürüm. Benim kıstasım bu ve uygulayabileceğim 
tek kıstas da bu.

Daha genç bir Charlize’e ait, kendisinin gelecekten ne beklediğini gösteren bir video bulmuş olsaydım  ve şimdi onu birlikte izleseydik hayatının o dönemindeki hayalleri, istekleri ve düşünceleri ile şimdiki Charlize arasında kuracağı bağın yoğunluk derecesi ne olurdu acaba? 
Aslında 16 yaşında bana bu soruların sorulduğu bir video gerçekten var. Kelime kelime ezberimde değil ama oyuncu olmak istediğime dair bir şeyler söylemiştim sanırım, bunun gerçek olacağını düşündüğümden değil tabii ki! İş konusunda, hayatımı neyle kazanabileceğim konusunda istediğim ve hayatıma dâhil olmasını umduğum şeyleri düşündüğümde bunların her zaman hikâye anlatıcılığıyla ilgili olduğunu görüyorum. Hikâye anlatmakla ilgili bir şeyler istedim daima. Bugün bunu gerçekten yapabiliyor olmam inanılmaz bir lütuf; son derece minnettarım çünkü sabahları uyandığımda kendimi bir işim varmış gibi hissetmiyorum.

Son filminiz Long Shot hayli komikti. Politikanın gerçeklerini mizahla bir araya getirmiştiniz. Peki ama politika sizin için ne  ifade ediyor? Ne kadar politiksiniz?
Ne kadar politik olduğumu bilmiyorum. Dünyada neler olup bittiğinin farkında olmak isteğiyle yaşayan, bu dünyadaki zamanını dünyanın geri kalanının ne durumda olduğunu ya da politikaların veya olayların çocuklarının ve kendisinin hayatını ya da gezegenin durumunu nasıl etkilediğini görmezden gelerek geçirmek istemeyen biri olduğumu söyleyebilirim. Bunlar, üzerinde hepimizin uzlaşabileceği kaygılar.  Öfkeye kapılmak, bana sorarsanız, kimseyi çözüme ulaştırmaz çoğu zaman..

İşiniz dolayısıyla çok yoğunsunuz; popüler kültür referanslarını kaçırdığınızı hissediyor musunuz? Çocuklarınızın söylediği bir şey karşısında neden bahsettiklerine dair hiçbir fikriniz olmadığı hissine kapılıyor musunuz?
Ben dünyanın kalanından biraz uzak bir ülkede yetiştirildim. Bir çocuk olarak, genç bir insan olarak, bir ergen olarak o ülkede uzun yıllar yaşadım. Popüler kültürle çok içli dışlı büyümedim. Pek fazla erişimimiz yoktu, dolayısıyla benim çocukluğum biraz farklıydı. Tamamen izole olduğumu söylemiyorum ama burada, ABD’de yaşayan arkadaşlarıma kıyasla kesinlikle çok daha sınırlı bir erişimim vardı. Tabii ki çocuklarım aşırı derecede bunun içindeler; her şey bambaşka bir jenerasyona ait âdeta ve evet, onlar konuşmaya başladıklarında birtakım isimlerden bahsediyorlar ve ben de “Hemen Google ile bu kişilerin güvenli olup olmadığını kontrol etmeliyim.” diyorum. Yani evet, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyormuşum gibi bir his içindeyim.

Filmler... Sadece güldürmek için bile olsa insanlara bir mesaj iletiyorlar değil mi?
Evet, toplum eleştirisi, kesinlikle. Bana kalırsa hikâye anlatıcıları olarak, janrınız ne olursa olsun, birçok şeyi aynı anda sunmanız gerekiyor; bir komedi yapıp sadece şakalarla  hikâye anlatamazsınız. Bence iyi hikâye anlatıcılığının sırrı janrlara takılıp kalmamaktır. Çünkü iyi bir hikâye içinde birçok farklı şeyi barındırır; iyi bir korku filminin mizah unsurları taşıması gibi. Ben eleştirinin ayna olması gerektiğini düşünüyorum ve elbette bunu isteyenler de olabilir, fakat ben asla tek yanlı mesajlarını sert bir şekilde veren bir film yapmak istemem. Kolay okunabilir olmaktan hep uzak durdum. Yaptığım filmlerin insanlara bir şeyler göstermesini, onlarda sorular uyandırmasını, hayatlarında yeni keşiflere kapı açmasını sağlayacak bir zekâ pırıltısı taşımasını isterim. Bu nedenle hikâye anlatıcılığının bu bağlamda “tam isabet” olduğunu düşünüyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi