Yeryüzündeki varlığı Nuh Peygamber dönemine dayandırılan, bir zamanlar İpek Yolu kervanlarına ev sahipliği yapmış kadim şehirlerden olan, Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde Nakş-ı Cihan (Dünyanın Süsü) diye bahsettiği Nahçıvan meraklılarını bekliyor.

Daldığım  uykudan yanımdaki yolcunun  “Nahçıvan’a düştük!” nidasıyla biraz da endişeyle uyanıyorum; uçağın tekerlerinin yere değdiğini hissettiğim an içim ferahlıyor ve yüzümü bir gülümseme kaplıyor. Burada konuşulan Azerbaycan Türkçesi anadilim Türkçe ile pek çok benzerlik taşısa da önemli farklılıklara da sahip. Mesela “düşmek”, “inmek” anlamına geliyor. Yolculuğumun başında beni gülümseten, içimi ısıtan bu şehirde daha nelerle karşılaşacağım diye düşünüyorum.  
   
Zangazur ve Daralayaz gibi Küçük Kafkasya Sıradağları ile çevrili Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin aynı adlı başkenti, ülkenin İran ile sınırını da çizen Aras Nehri’ne doğru uzayıp giden yemyeşil bir ovada  kurulu. 

 Şehir merkezindeki otelime eşyalarımı bırakırken resepsiyonda aldığım tavsiye üzerine ilk işim, şehri en yüksek noktasından seyretmek için Bayrak Meydanı’na gitmek oluyor. Yaz aylarında piknik yapmak için halkın gözde mekânlarından olan meydandan hem tüm şehri izliyor hem de ülkenin bayrağının hikâyesini dinliyorum. Nahçıvan’a gelirken, buranın yaşadığım ülke Türkiye ile çok küçük bir alanda da olsa sınır komşusu olduğunu öğrenmiştim. Ağrı Dağı’nın karlı zirvesi uzaklardan ve bu bilgiyi doğrularcasına selamlıyor beni. Zihnimde, Hz. Nuh’un gemisinin Nahçıvan kültüründe iddia edildiği gibi İlanlıdağ’ın (Haça Dağı) zirvesine mi yoksa Ağrı Dağı’nın zirvesine mi oturduğuna dair sorularla şehrin merkezine doğru yol alıyorum.

Bugünkü rotamı 5 bin yıl önce kurulduğu söylenen şehrin tarihî boyutunu keşfetmek üzere çiziyorum.  Ticaret yolları üzerinde olması nedeniyle kültürel bir mozaiği andıran Nahçıvan’ın günün 24 saati itinayla temizlendiğini öğrendiğim ferah yollarında ilerleyerek Came (Cami) Camii’ne varıyorum. XVIII. yüzyılda inşa edilen bu cami bölgenin etkilendiği mimari özellikleri bütünüyle yansıtıyor. Selçuklu tarzını anımsatan caminin İran stilindeki pencere vitraylarından, kırmızı renkli tuğlalarından gözlerimi alamıyorum. Bahçesindeki ağaçların gölgesinde bir süre oturup bu coğrafyadan gelip geçmiş birbirinden önemli medeniyetleri düşünüyorum.

Sonraki durağım beni daha eskilere götürüyor. Camiyle aynı cadde üzerindeki Mömine Hatun Türbesi, XII. yüzyılda Azerbaycan Atabegi Şemseddin İldeniz’in eşi Mümine Hatun için Mimar Acemi b. Ebu Bekir’e inşa ettirilmiş. Binanın dış cephesini süsleyen geometrik kompozisyonlarda turkuaz renkli çiniler ve kûfi formda yazılı Yasin suresi o kadar güzel işlenmiş ki hayran hayran bakıyorum. O dönemin şartlarında böylesine estetik bir abidenin bir kadın için yapılması beni gururlandırıyor. 

Etraf giderek daha çekici hâle gelirken ben de  türbeyle aynı geniş bahçeyi paylaşan Han Sarayı’na  yöneliyorum.  XX. yüzyılın başlarına kadar aktif kullanılmış, Kengerli ailesine ait bu tarihî saray şimdilerde müze olarak hizmet veriyor. Aras Nehri manzaralı iki katlı yapı hem ikametgâh olarak  hem de idari işler için kullanılmış; içinde gündelik yaşama ve kültüre dair eşyalardan makam odasına, bayraklardan silahlara 300’den fazla eser sergileniyor. Kırmızı tuğlalarıyla dışarıdan oldukça sade görünüyor ama içerisi bir o kadar ihtişamlı. Aynalı salonun pencerelerdeki rengârenk vitraylarla oynadığı ışık oyunları altında saray ahalisinin ikindi çayı içişini hayal ediyorum. Midemden gelen sesler ile bu masaldan uyanıyorum. Buraya gün batımında tekrar gelmeyi aklımın bir köşesine not ederek soluğu yakınlardaki Millî Yemekler lokantasında alıyorum.

Et ağırlıklı yemeklerin tüketildiği Nahçıvan mutfağından cız bız, piti, bozpört, qreçka, borş gibi yöresel yemekler servis eden mekân hem cüzdanımı hem  midemi mutlu ediyor. 
Aldığım enerji “Tarih turuna kaldığın yerden devam et.” diyor. Haydar Aliyev Prospekti’ndeki (Cadde) Halı Müzesi’ne uğrayıp kocaman bir salonda sergilenen, sanat eseri niteliğinde binbir çeşit ve boyuttaki halının ve dokumacılıkla ilgili eşyaların arasında kayboluyorum. İpek Yolu kervanlarını hatırlatan deve figürlerinin bereketi, bolluğu ve Azerbaycan Türklerine özgü buta figürünün su damlasını sembolize ettiğini öğrenince Nahçıvanlıların kültüre verdikleri değere bir kez daha hayran oluyorum. Müzenin altındaki hediyelik eşya dükkânından eşe dosta ufak tefek hatıra eşyalar aldıktan sonra, şehirdeki ilk günümü güneşin batışını izleyerek noktalamak için, üzerinde Nahçıvan Kalesi’nin de yer aldığı bir başka tepeye geçiyorum.
Son yıllarda restore edilmiş kalenin ve yanı başındaki Nuh Peygamber Türbesi’nin gün batımı atmosferi öyle güzel ki bir çift, nişan fotoğrafı çektirmek için arkadaşlarıyla buraya gelmiş. Gençlerin söylediğine göre, kalenin bahçesi yaz ayları boyunca hafta sonları çeşitli yöresel festivallere ev sahipliği yapıyormuş. Eğlenmeyi bilen Nahçıvanlılar bu festivalleri dans gösterileriyle, konserlerle süslüyormuş. Geniş alanda, Azerbaycan Türklerinin geleneksel kıyafetleriyle, kadimliği simgeleyen danslarını sergileyen gençler gözümün önünde canlanıveriyor. 

Ertesi sabah şehrin gündelik hayatını biraz daha yakından tecrübe etmek için güne pazara giderek  başlıyorum. Rengârenk tezgâhlarda neler yok ki! Haftanın her günü açık olan kapalı pazarda baharattan kuruyemişe, sebze-meyveden mandıra ürünlerine kadar her şey burada! Halkın misafirperverliği  pazara da yansımış; babasına yardım eden Orhan’ın tezgâhında yörenin meşhur kuruyemişi alana’nın (kurutulmuş şeftali) tadına bakıyorum. Bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satan Ferhane teyzeden ise kişniş ve dereotunun Azeri mutfağının vazgeçilmezi olduğunu öğreniyorum. Kendimi artık biraz daha “buralı” hissettiğim için, satış yapan teyzelere ve amcalara “Yorulmayasın (Kolay gelsin)” diyerek pazardan ayrılıyorum.

Nahçıvanlılar ülkelerinin gelişimine önem verdikleri kadar örf ve geleneklerine de son derece bağlılar.  Seyahatim boyunca bana rehberlik eden Ruslan ve Mammad’ın öncülüğünde rotamı, bölge halkının çocuklarının kulağına isimlerini okumak veya adak adamak gibi çeşitli vesilelerle ziyaret ettiği Ashab-ı Kehf’e çeviriyorum. Rivayete göre, vaktiyle yedi uyurların uyuduğu bu mağaranın oturma bölümünde dilek dilenir ve burada üzerinize su damlarsa dileğinizin kabul olacağına inanılırmış. Tabii aceleci davranmadığınız müddetçe! Şehir merkezinden taksi ile 10-12 manata gelinebilecek mesafedeki bu ziyaretgâha bu mevsim iğde kokuları eşlik ediyor, yanındaki tarçınlı çay da cabası. 
Konumu ile tarih boyunca cazibe merkezi olan Nahçıvan, sahip olduğu mineraller ile son zamanlarda şifa merkezi de olmuş. Şehir merkezine 10-12 km uzaklıktaki Duz (Tuz) Dağı’nın içinde 110 metre derinlikteki mağaraları gezerken soluduğum tuzlu havanın etkisini kısa sürede göstermesi üzerine merakım iyice büyüyor. 1979 yılından beri hizmet veren fizyoterapi merkezine her yıl farklı milletlerden yüzlerce astım ve bronşit hastasının tedavi maksadıyla geldiğini öğreniyorum. Güler yüzlü personeliyle yakındaki otel de uzaktan gelen hastaların konaklaması için hizmet ediyor.  

Nahçıvanlılar ülkelerinin gelişimine önem verdikleri kadar örf ve geleneklerine de son derece bağlılar.  Seyahatim boyunca bana rehberlik eden Ruslan ve Mammad’ın öncülüğünde rotamı, bölge halkının çocuklarının kulağına isimlerini okumak veya adak adamak gibi çeşitli vesilelerle ziyaret ettiği Ashab-ı Kehf’e çeviriyorum. Rivayete göre, vaktiyle yedi uyurların uyuduğu bu mağaranın oturma bölümünde dilek dilenir ve burada üzerinize su damlarsa dileğinizin kabul olacağına inanılırmış. Tabii aceleci davranmadığınız müddetçe! Şehir merkezinden taksi ile 10-12 manata gelinebilecek mesafedeki bu ziyaretgâha bu mevsim iğde kokuları eşlik ediyor, yanındaki tarçınlı çay da cabası. 
Konumu ile tarih boyunca cazibe merkezi olan Nahçıvan, sahip olduğu mineraller ile son zamanlarda şifa merkezi de olmuş. Şehir merkezine 10-12 km uzaklıktaki Duz (Tuz) Dağı’nın içinde 110 metre derinlikteki mağaraları gezerken soluduğum tuzlu havanın etkisini kısa sürede göstermesi üzerine merakım iyice büyüyor. 1979 yılından beri hizmet veren fizyoterapi merkezine her yıl farklı milletlerden yüzlerce astım ve bronşit hastasının tedavi maksadıyla geldiğini öğreniyorum. Güler yüzlü personeliyle yakındaki otel de uzaktan gelen hastaların konaklaması için hizmet ediyor.  

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi