Malta’nın yeşili öven vadileri, boylu boslu falezleri, komşuculuk oynayan kobalt mavisi koyları birer doğal film seti sanki. Her mevsim yüzünü gösteren güneş, bu setin ışığı. Vanilya sarısı tarihî evlerin renkli cumbaları da eklenince dekor tamamlanıyor.

Tarihî ve doğal güzellikleriyle turistler kadar film sektörünü, özellikle de Hollywood’u uzun zamandır cezbeden Malta’dayım. Bu güzel ada Monte Kristo Kontu, Gladyatör, Truva, Da Vinci Şifresi, Taht Oyunları gibi birçok filme ev sahipliği yaptı. Ben de bu seyahatimi bir film yönetmeni gibi kurgulamak, düşlerin ve gerçeğin birbirine geçtiği bir festival filmine dönüştürmek istiyorum. Zaten Malta, dinî ve geleneksel festivallerin en çok düzenlendiği ülkelerden biri. Bir erkek karaktere ihtiyacım olduğu için bu rolü, adı Malta’nın başkentine verilen Şövalye Jean De La Valette’ye layık görüyorum!


Filmimiz, şövalyenin beni atıyla Valetta’da gezdirmesiyle başlıyor. Malta, XVI. yüzyılda St. Jean (Hospitalier) Tarikatı’na bağlı şövalyelere verildiğinde, kent askerî düzene uygun olarak surlarla, bahçelerle ve katedrallerle donatılmış. Bugün Valetta’nın dondurmacılarla, dükkânlarla, kafelerle, hediyelik eşya tezgâhlarıyla bezeli ve en hareketli yeri Cumhuriyet Caddesi ile Viktorya Heykeli’nin de bulunduğu meydan o günlerin izlerini taşıyor. Bir zamanlar St. Jean Şövalyeleri’nin ikametgâhı olan ve günümüzde ziyarete açık Büyük Üstatlar Sarayı’nın önünden geçip sıradan bir binanın önünde duruyoruz.

Kapıdaki kuyruğa bakınca hemen karar vermemem gerektiğini anlıyorum. Burası 1578’de tamamlanan, şövalyelerin kendileri için yaptıkları St. John’s Co-Cathedral ve içerisi oldukça gösterişli. Barok mimarinin eşsiz bir örneği olan katedralde duvar ve tavanlardan çok zemine bakıyorum; çünkü yerde 400 farklı renkte taştan yapılmış, mermer şövalye mezarları var. Lapis lazuli gibi taşların da kullanıldığı mezarlarda, şövalyelerin erdemlerinden bahsedilen yazıtlar; trompet çalan melekler; taçlar, orak, kum saati, iskelet gibi semboller görülüyor. Bir süre Malta’da bulunan ve katedral için resim yapan Caravaggio’ya adanmış bölümdeki tablolar olağanüstü güzellikte. Bir an filmde duygusal bir sahne yaşanıyor; çünkü burası aynı zamanda Jean De La Valette’nin de defnedildiği yer.  

Katedralden çıktıktan sonra, caddeden rüzgâr gibi geçerek deniz kıyısına iniyoruz. Malta’nın modern yüzü Sliema beyaz, lüks ve geniş balkonlu apartmanlarıyla karşımızda. Tekneler, kotralar deniz üstüne konmuş martılar gibi. Yelkenleri de kanatları… Burası Valetta’nın sıcağından ve kalabalığından kaçanların yazlık evlerinin olduğu sofistike bir semt. Atımızı bir ağaca bağlayıp Sliema’dan St. Julians’a kadar kordon boyunca yürüyoruz. Etrafta köpeğini, arabası içinde bebeklerini gezdirenler; kol kola yürüyenler, gülüşüp şakalaşanlar... Genç nüfusun yoğunluğu ve aksanlı bir İngilizce dikkatimi çekiyor. Maltacadan sonra ikinci resmî dil İngilizce olduğu için, dünyanın dört bir yanından gençler buradaki dil okullarına geliyor.  

Sonraki sahnede, Jean De La Valette ile yeniden atımıza binip adanın 1500’lü yıllardaki başkentine,  “sessiz şehir” olarak bilinen Mdina’ya gidiyoruz dosdoğru. Açık hava müzesi ya da gönüllü girilen bir labirent sanki burası. İçindeki daracık sokaklarda Ulusal Doğa Tarihi Müzesi, zindanlar, aristokratların yaşadığı bir malikâne, şapeller ve küçük tasarım dükkânları var. Gizemli sessizliği ziyaretçileri gezdiren at arabalarının tıkırtıları bozuyor arada sırada. Küçük salonlarda seyredebileceğiniz Malta Şövalyeleri ve Mdina Deneyimi gibi kısa filmler arasından benim tercihim ikincisi. Böylelikle film içinde film başlıyor! 

Gerçek bir film setine gitme zamanı geldi! 
1980’de çekilen ve Robin Williams’ın keşfedilmesini sağlayan Temel Reis filmi için kurulan köy seti aynı zamanda bir eğlence parkı. Hayalî filmimde oraya doğru dörtnala yol alırken adanın bazısı çakıllı, bazısı ince kumlu sahillerinden geçiyoruz. Aralarında en beğendiğim, sığ suları, kum plajı, turuncu-yeşil şemsiyeleriyle Mellieha Plajı. Temel Reis Köyü’ne vardığımızda birlikte fotoğraf çektirdiğimiz Safinaz ve Kabasakal da hayalî filmimin konuk oyuncuları. Temel Reis’in salaş, dağınık evi; köyün manavı, posta ofisi, komedi müzesi güzellikte birbirleriyle yarışıyor. Animasyon şovları, filmin kısa belgeseli ve 15 dakikalık bot turu ise çok eğlenceli.

Hayalî filmime en estetik ve renkli görüntüleri verecek balıkçı kasabası Marsaxlokk’ta, bizi luzzu denen mavi, sarı, beyaz, kırmızı renklerle boyanmış kayıklar karşılıyor. Kayıkların burnunun her iki tarafında, iyi şans getirmesi için çizilmiş tanrı Osiris’in tılsımlı gözleri var. Bir “deniz ürünleri diyarı” olan Malta’nın tuna, lagos, sinarit gibi balıklardan yapılmış spesiyallerini yemek için insanlar lokantalarda yer kapmaya çalışıyor. Hafta boyunca kurulu semt pazarındaki el işi danteller, el boyaması enfes seramik tabaklar çok zarif. Ben tercihimi, üzerinde Malta yazılı kaptan şapkasından yana kullanınca bir anda fark edilir hâle geliyorum pazarda. 

“Selam kaptan!” “Yolculuk nereye kaptan?” diye seslenmeye başlıyor yanımdan geçenler. Etkileyici bir gün batımı sahnesi her filme yaraşır. Heykel ve çiçeklerle donatılmış Valetta’nın terası olan Yukarı Barrakka Bahçeleri’nin demirlerine Jean De La Valette ile dirseklerimizi dayıyoruz. Karşımızda şövalyelerin ilk yerleşim yeri olan Üç Şehirler ile Aziz Angelo Kalesi. Heybetli cruise gemilerinin yanaştığı liman… Uzaklardaki bir semte festival için asılmış bayraklar… Derken güneş batıyor ve bu lirik sahne bitiyor!

Hayalî filmimin akşam yemeği çekimleri için Aaron’un Mutfağı adlı restorandayız şimdi. Masayı Malta mutfağından seçkilerle, tavşan yahnisi stuffat tal-fenek, yumurta ve yeşilliklerle rulo yapılmış sığır eti bragioli, nefis kabuklu ekmek hobza ile donatıyoruz. Bu sahnenin çekimlerini burada sonlandırıyoruz; çünkü seyredenlerin canı çekebilir.  Ertesi gün filmim Malta’ya bağlı Gozo ve Comino adalarında devam ediyor.  

Jean De La Valette ile bindiğimiz feribot, Gozo’nun limanı Mgarr’a yanaşıyor. Artık atımız olmadığına göre adayı iki katlı, kırmızı, üstü açık Hop-on Hop-Off otobüslerle gezmek en iyisi. Sokakları daracık minyatür adanın tamamını üç dört saatte görmüş durumdayız. En etkilendiğim noktalar, başkent Viktorya’nın şenlikli ana caddesi ve devler tarafından yapıldığına inanılan Antik Ggantija Tapınakları. Calypso Mağarası, Xagħra ve Ta’ Pinu Bazilikası da artık gözdelerim arasında.

Filmin kapanışı için Gozo’dan küçük bir tekneyle Comino’ya açılıyoruz. Resmî kıyafeti mayo ve şıpıdık terlikler olan bu adada yüzmekten, güneşlenmekten, su sporları yapmaktan ve seyyar tezgâhlardan yiyecek atıştırmaktan başka ne yapılabilir ki! Mavi Lagün ismi verilen büyüleyici koyda, ışığın ve kumun oluşturduğu muhteşem turkuaz deniz için söylenebilecek tek bir söz var. Haydi o da filmin son repliği olsun: “Malta, kalbim seninle mavi…”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi