Geleneksel sanatlar arasında yer alan minyatür, geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşımasının yanı sıra estetiği, renk uyumu ve dantel gibi işlenmiş detaylarıyla saklı kalmış güzellikleri de ortaya çıkarıyor. İstanbul’da yaşayan ustalarıyla buluşup hocalarından edindikleri bilgiler ışığında yaşattıkları ve yeni nesillere aktardıkları minyatür sanatını konuştuk.

İstanbul Kitaplığı’nın rafları arasında merakla geziniyorum. Sırtında kırmızı harflerle Sûrnâme yazan kalın bir kitap dikkatimi çekiyor. Böylelikle tanışıyorum şair Seyyid Vehbi’nin Sultan Ahmed dönemine dair anlattıklarını minyatürlerle bezeyen Levni’nin Sûrnâme’siyle. Kitabı açtığımda, Osmanlı döneminin ihtişamlı törenlerini ve gösterilerini masalsı minyatürlerle günümüze taşımış sayfalar çıkıyor karşıma. Sultan, sadrazam ve toplulukların giysilerine, sayfa kenarlarına işlenmiş desenli süslemelere, mimari yapılara, doğanın güzelliğine ve özenle aktarılmış tüm ayrıntılara baktıkça zamanda bir yolculukla o günlerin bir parçası oluyorum âdeta.
Orhan Pamuk’un, Benim Adım Kırmızı kitabındaki “Nakşetmek hatırlamaktır.” sözü geliyor aklıma. Büyük bir sabır ve özveriyle, nakış gibi işlenmiş o dünyayı minyatürle yansıtan ustalarla buluşup geçmişten ve günümüzden nice hikâyeyi yeniden hatırlamak için yola koyuluyorum.
İlk olarak, 70 yıldır minyatürle iç içe yaşayan Ülker Erke’nin Çiftehavuzlar’daki evini ziyaret ediyorum. Kitapları, duvarlarda asılı minyatürleri ve arşiv dosyalarıyla Erke’nin evi yaşayan bir müze sanki. Ortaokuldayken hocası Süheyl Ünver’in teşvikiyle fırçayı eline ilk kez almış ve minyatür sanatına tutkuyla bağlanmış. “Minyatür, anlatan resimdir. Günü, dönemi tüm ayrıntılarıyla anlatan tarihî bir belge gibidir.” derken gözleri ışıl ışıl parlıyor sanatçının.
Mevlevihaneler, Anadolu efsaneleri, Fatih Sultan Mehmed’in saltanat kayığından buharlı gemiye kadar olan gemiler, Selçuklu ve Osmanlı dönemi hastaneleri seçtiği konulardan birkaçı. Kitaplarını incelerken minyatüre yansıyan tüm detaylarıyla günümüzden bir armağan gibi duran Zeytinin Hikâyesi’ni merak ediyorum. Erke, bu konuyu seçmesinin sebebini şöyle açıklıyor: “Süheyl Hoca, en iyi bildiğim yeri, kendimi en yakın hissettiğim konuyu çalışmamı öğütlerdi hep. Dedemden bu yana zeytinci bir aile olduğumuzdan Edremit yöresi efsanelerini ve zeytinin hikâyesini çalışmak istedim.” İcra ettiği sanatın güncel olmasının önemine değinen Erke, bu seride Edremit denilince akla ilk gelen şey olan zeytinin oluşum sürecinden gün doğumunda traktörlerle gidilen zeytin toplamaya, hasat zamanı, hasat sonu yapılan meci geleneği kutlamalarına kadar tüm ayrıntıları minyatürlerle aktarmış.
Erke’yi ziyaretimin ardından, Erenköy’de yaşayan minyatür sanatçısı Gülçin Anmaç’ın çalışmalarını yaptığı ve yaşadığı eve geliyorum. Duvarlardaki eserlerden ve bütün bir odayı tutmuş kütüphanesinden kendimi almam zor oluyor. Eserler arasında adlarını büyük bir vefayla andığı hocaları Nusret Çolpan ve Cahide Keskiner’in minyatürleri de var. Yol gösteren hocalarından bahsederken bir bilgiyi aktarmanın önemini şu sözlerle vurguluyor: “Hocalık yaptığınızda orada bir aktarım olduğu için daha disiplinli ve otokontrollü olmanız gerekiyor. Rol model olarak bir bütünü devrediyorsunuz. O sanatı taşıyabilecek kişileri seçmiş oluyorsunuz. Sizden o bilgiyi alıp başkalarına öğretebiliyor mu? İşte bu kriter benim için çok önemli. Geleceğe ancak böyle taşınabiliyor o sanat.” Anmaç, minyatüre özgün bir konu seçilmişse, araştırma ve doküman toplama sürecinin de çok önemli olduğunu söylüyor. “Bir çalışma yapmadan önce uzun bir süre o dönemi yaşıyorum. Okumalar yapıyor, tüm gücümle o konuya odaklanıyorum. İyice hâkim olduğumda minyatür çalışmasına geçiyorum. Mesela, Bursa’nın hanlar bölgesini ele aldığım dönemde, aylar süren araştırmalar sonrasında yerleşme düzeni üzerinde tek tek çalıştım. Bir keresinde de Mevlâna’nın kalınca bir kitabından sadece bir minyatür çıkarabildim.”
Anadolu Yakası’ndan devam edip tezhip ve minyatür sanatçısı Ebru Yalkın’la görüşmek üzere Kadıköy’ün renkli mahallesi Yeldeğirmeni’ne geliyorum. Ustanın fırçasından saçılan renkler; yüzlere, binalara, desenlere yansımış hikâyeler fısıldıyor. Minyatürlere bakarken Kadıköy Çarşısı’nda sanki yeniden yürüyor, Galata Köprüsü’nde heyecanla nasibini bekleyen balıkçıların arasında buluyorum kendimi.
Yalkın, üniversitede çini ana sanat dalından mezun olduktan sonra tezhip, ebru ve minyatürü bu işin ustalarından öğrenmiş. 14 senedir yaptığı minyatürlerin, klasik eğitimi üzerine koyduğu hayal gücü ve araştırmalarla şekillendiğini belirtiyor. “Günümüzün hikâye ve detaylarını ferah ve sade bir şekilde aktarmayı seviyorum. Örneğin, yaşadığım semti bugünkü hâliyle; çarşısı, mimarisi, insanların giysilerine kadar her ayrıntısıyla güncel olarak yansıtmaya çalışıyorum.” diyor. Minyatür sanatının aynı anda birçok şeyi anlatabilme özgürlüğüne ise “Minyatür sanatı size esneklik sağlar. Bazı şeyleri olduğu gibi kompozisyona dâhil eder, bazı şeylere hayal âleminizi katarsınız.” sözüyle değiniyor.
İstanbul’da yaşayan yabancılara 10 yılı aşkın bir süredir tezhip ve minyatür dersleri veren sanatçı, bir ülkenin kültürünü anlamanın yolunun o ülkenin geleneksel sanatlarını anlamaktan geçtiğinin altını çiziyor: “Burada yaşamaya geldiklerinde çini, tezhip, iğne oyası, Osmanlıca gibi dersler alıyorlar. Ben de onlara minyatürü öğretirken, bu sanatın sadece tekniğini değil tarih ve kültürümüzdeki yerini de aktarıyorum. Bunları öğrendiklerinde sanata ve Türk kültürüne daha çok bağlanıyorlar.”
Tarih, farklı belgeler aracılığıyla günümüze taşınmaya devam ediyor. Her biri farklı izler bırakan bu minyatür sahnelerini titizlikle çalışarak ölümsüzleştiren ustaların bugünün hikâyelerini de geleceğe taşıyacaklarını bilmek beni mutlu ediyor. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi