Bir zamanlar İnkaların başkenti olan Cusco, bugün Peru’nun turizm başkenti. Cusco’yu ziyaret edenler buradan And Dağları’ndaki yürüyüş yollarına, vikunya çiftliklerine, İnkaların kurduğu başka kentlere ve efsanevi Machu Picchu’ya gidiyorlar.

İnkalar, Cusco’nun imar planını kutsal saydıkları büyük vahşi kedinin biçiminde yapmışlardı. Oturan bir puma şeklinde tasarlanmış Cusco! San Cristóbal Tepesi’nden kente bakarken bu büyük kediyi görmeye çalışıyorum. Kırmızı kiremitli binalar o kadar sık ki, aralarında görebildiğim tek hayat belirtisi, İnkaların bir zamanlar törenlerini ve kutlamalarını yaptığı Plaza de Armas ve bu meydanda dolaşan insanlar. Oysa Cusco, içinde etkileyici öyküler, sırlar ve güzellikler barındırıyor. And ve İspanyol kültürlerinin iç içe geçtiği bu kent İnka Uygarlığı'nın izlerini taşıyan Pisac, Ollantaytambo, Moray, Sacsayhuamán ve Rumicolca gibi başka kentlere açılan bir kapı. Üstelik efsanevi Machu Picchu’ya gidecekler için de yolun başlangıcı. Bu yüzden de Cusco büyük ilgi görüyor. Şimdi ise Arnavut kaldırımlı dar sokaklara bakan ahşap oyma balkonlarıyla, bu balkonların gölgesinde Keçuva dilinde sohbet eden insanlarıyla, antik taş duvarlarındaki hayranlık uyandırıcı İnka mimarisiyle, kapıların önünde kucağında yavru lamalarla oturan rengârenk giysili yerli kadınlarıyla ve San Blas semtindeki sanatçı atölyeleriyle beni bekliyor. San Cristóbal Tepesi’nden baktığımda oturan pumayı göremesem de onun ruhunu hissetmek için kentin sokaklarına iniyorum. Şaşırtıcı bir kalabalık var kentte; Japonlardan Amerikalılara, Çinlilerden Brezilyalılara çok sayıda turist dört bir yanda… Ama biliyorum ki hemen hemen hepsi 3 bin 416 metrede kurulu Cusco’ya geldiğinde bu yüksekliğe alışmakta bir süre zorlandılar. Şimdi ise heyecan içinde Güneş Tapınağı’na, İnka Müzesi’ne, Cusco Katedrali’ne ve içlerinde özgün el halılarının, retablo’ların, Puca Pucara’nın küçük boğa figürlerinin, görkemli tören maskelerinin satıldığı şık dükkânlara yöneliyorlar. 
Bense İnkaların tarihini iyice kavramak için İnka Müzesi’ne gidiyorum. Kentteki en güzel Kolonyal yapılardan birinin içinde, Palacio del Almirante’deki müze, İnka kültürü üzerine çok şey söylüyor. Burada sergilenen mumyalar, seramikten yapılan eşyalar, tekstil ürünleri, mücevherler, altın objeler ve kero adı verilen ahşap bardaklar bu topraklarda ne denli büyük yetenekte sanatçıların yaşadığını gösteriyor bana. Sonrasında gittiğim Plazoleta Nazarenas’taki Kolomb Öncesi Sanat Müzesi (Museo de Arte Precolombino) beni daha da şaşırtıyor. Picasso’nun Kübist resimlerinden, Moore ve Brancusi’nin soyut heykellerinden, Modigliani’nin yüzlerinden yüzyıllar önce İnkalar sanki modern sanatın öncülleri olan sanat yapıtları üretmişler. Her biri ayrı bir esin kaynağı! Biçim ve kompozisyon açısından mükemmel denilebilecek örneklerle dolu müze. Avlusunda devasa bir küpün önünde iki yerli kadın eski bir tezgâhta dokuma yapıyor; onları izlerken el emeğinin değerini bir kez daha anlıyorum. Yemeğimi müzenin hemen yanı başındaki MAP Café’de yiyorum. Son yıllarda tüm dünyada yükselen bir değer hâline gelen Peru mutfağında şefler Amazon Ormanları’nın egzotik bitkilerini, And Dağları’nın sebze meyvelerini ve Pasifik Okyanusu’nun deniz ürünlerini harmanlayarak konuklarına yepyeni lezzetler sunuyor. Peru’ya gelmeden önce, ülke topraklarında 3 binden fazla patates türünün yetiştiğini öğrendiğimde buna önce inanamamıştım. Perululara bu bilginin doğru olup olmadığını sorduğumda ise hep şuna benzer yanıtlar aldım: “3 bin mi? Az bile söylemişler! Çok daha fazlası dostum, çok daha fazlası!”
Söylemem gerekir ki Cusco’ya yaptığım yolculuk, beklentisi yüksek bir gezgin olan bana bile düşündüğümden çok daha fazlasını armağan etti. Yaklaşık 100 yılda tamamlanan Cusco Katedrali’nin kırmızı granitlerine ve Cusco Okulu diye adlandırılan ekolden ressamların yaptığı 400’den fazla tabloya bakarken, And Dağları’na özgü flütle çaldığı ezgilerle bana gökyüzünde süzülen kondorlar hayal ettiren sokak müzisyenini dinlerken, Sacsayhuamán’da tonlarca ağırlıktaki taşlardan yapılmış duvarlar arasında hayretle dolaşırken hep bunu düşündüm. İnka askerî mimarisinin müthiş bir örneği olan ve zikzak biçiminde inşa edilen surlarıyla karşıma çıkan Sacsayhuamán, Cusco’ya hâkim bir tepede kurulu. Bazılarının ağırlığı 350 tona yaklaşan ve çamur gibi hiçbir bağlayıcı kullanılmadan üst üste konulan bu granit taşlarla ilgili olarak İspanyol tarihçiler şöyle yazmıştı: “En keskin bıçak bile onlara bir çizik atamıyor.” Söylence şöyle ki; bu sur taşlarından en ağırını yerine koymak için aynı anda 20 binden fazla insan çalışmış ve devrilen taşın altında binlercesi kalmış. Sacsayhuamán, imar planı bir puma şeklinde tasarlanan Cusco’da pumanın başını temsil ediyor. Zikzak şeklinde inşa edilen surları da onun dişlerini… Cusco merkezi, bu vahşi hayvanın gövdesine karşılık geliyor. Korichancha Tapınağı’na uzanan bölümü ise kuyruğu. Bu planı yapan İnkalar, evren ve zaman üzerine de çalışmalar yapmıştı. 1493 yılında İnka İmparatorluğu’nun sınırları And Dağları’nda birçok bölgeyi de içine alarak bugünkü Şili’den Ekvador’a kadar uzanıyordu. Bu durum 4 bin 800 kilometre uzunluğunda bir hat üzerinde hüküm sürmek anlamına geliyordu.
İnkaların başkenti olarak XIII. yüzyılın sonlarında yükselişe geçen ve XV. yüzyılın başlarında Amerika kıtasının en güçlü ve büyük kenti hâline gelen Cusco’ya bugün gelenler neler yapıyor? Bazıları restoranlarda sağlıklı kinoa salatası yiyor; bazıları alpaka, lama ve vikunya yünlerinden yapılmış kaliteli giysileri satın almak için satıcılarla pazarlık yapıyor, bazıları wankar davulu çalmayı deniyor; bazıları 12 kenarlı taşın kentteki hangi duvarda olduğunu bulmaya çalışıyor; bazıları da Maras Tuz Madenleri’ne gitmek, Gökkuşağı Dağı’na tırmanmak ya da Nazca’daki dev esrarengiz geometrik şekilleri görmek için yapılan turlara bilet alıyor. Ama bunlar arasında en çok ilgi gören elbette Machu Picchu turları. Daha çok da trenle yapılan bu yolculuğun en kısa olanı, yaklaşık üç buçuk saat sürüyor. Sonrasındaki molaları ve dağa çıkmak için yapacağınız otobüs yolculuğunu da işin içine katarsanız, beş saatlik bir süreyi gözden çıkarmalısınız. Sislerin ve gökkuşaklarının yalnız bırakmadığı Machu Picchu, yükseklik algısını değiştiren konumu ve gizem dolu yapılarıyla insanda büyüleyici bir etki bırakıyor.
Cusco’daki son akşamımda Plaza de Armas’a bakan restoranlardan birinin ahşap balkonunda ceviche’min gelmesini beklerken gece çöküyor. Sarı ışık veren lambalarla donatılan meydana şiirsel bir atmosfer hâkim oluyor. Dolaşan insanlara rağmen meydan sessizleşiyor. Cusco’nun bana söyleyeceği daha birçok şey olduğunu hissediyorum birdenbire. Şimdi dilsiz gibi duruyor ama dili çözülüverince bana hikâyelerini tüylü yılanı, puması ve kondoruyla anlatacak belli ki. O yüzden, kentten ayrılırken çantama bir İnka söylenceleri kitabı koyuyorum. Belleğimden hiç silinmesin diye Cusco…

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi