İspanya'nın Bask bölgesi başkenti Vitoria-Gasteiz, zamanı donduran sokakları, doğa harikası parkları ve rekabeti keyfe dönüştüren spor karşılaşmalarıyla herkese özel bir hikâye anlatıyor. Bu pitoresk hikâyenin ilgi görmesinde Bilbao ve gastronomi üssü San Sebastián’ın katkısı büyük.

"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Hem akıl çağıydı hem aptallık. Hem inanç devriydi hem de kuşku. Hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu…" diye başlar Charles Dickens, tüm zamanların en meşhur romanları arasında gösterilen İki Şehrin Hikâyesi'ne. Fransız Devrimi sırasında Paris ve Londra'da yaşananları anlatır sihirli kelimelerle. Dickens'ın yolu Kuzey İspanya'ya düştü mü bilmem ama Vitoria-Gasteiz'i görseydi eminim bu sefer "bir şehrin iki hikâyesi" adlı yeni bir başyapıt yazardı. Çünkü Bask bölgesinin yeşil başkenti Vitoria-Gasteiz, tarih ve tabiat olmak üzere iki harikayla adından övgüyle söz ettiriyor.  Botanik bahçesi zenginliğinde parkları ve özenle korunan Orta Çağ mahalleleriyle tek başına dünyaya örnek olacak iki büyüleyici hikâye anlatıyor.
İspanya’nın 17 özerk bölgesinden biri Bask. Bölgenin ticari başkenti Bilbao, mimari başyapıt Guggenheim Müzesi, Bask mutfağının unutulmaz lezzetleri ve Athletic Bilbao ile futbolda kazandığı efsanevi başarılarıyla bir yıldız gibi parlıyor. Bölgenin siyasi başkenti Vitoria-Gasteiz’in yolu da buradan geçiyor. Bilbao, konuklarını bir süre ağırladıktan sonra Vitoria-Gasteiz'e uğurluyor. İyi ki de yolum Bilbao'dan geçiyor. Yoksa Guggenheim ile özdeşleşen, çiçeklerden yapılmış sevimli köpek Puppy'yi görmekten, şehrin kalbi Plaza Nueva’da kahve yudumlamaktan ve gözde alışveriş caddesi Gran Vía boyunca keyifle yürümekten mahrum kalacaktım. 
Karayoluyla 40 dakikalık bir yolcluğun ardından Vitoria-Gasteiz’deyim. 250 bin nüfuslu, küçük, düzenli ve tarihî bir dokuya sahip şehir, 2012 yılında "Avrupa Yeşil Başkenti" seçilmiş. Vitoria-Gasteiz'in yeşilliği dışında hayranlık uyandıran diğer bir özelliği tarihî dokusunun inşa edildiği gündeki gibi korunmuş olması. Haritadaki şekli itibarıyla yerel halkın “badem gibi” diye nitelendirdiği eski şehir, Orta Çağ eserleriyle dolu. Şehrin kalbi Virgen Blanca Meydanı cıvıl cıvıl. İşe giden kadınların ve erkeklerin, okul yolundaki çocukların çoğu bisikletli. Fıskiyelerle oynayan çocuklar da bu meydanda, güvercinleri kovalayanlar da. Havalanan güvercinlerin konduğu en yüksek nokta, meydanın ortasındaki Vitoria Muharebesi Anıtı. 1813 yılında Fransızlara karşı kazanılan zaferin anısına dikilmiş.
Zafer Anıtı’nın arkasındaki taş merdivenden yukarı çıkıyorum; elinde şemsiyesiyle bronz bir heykel karşılıyor beni. Halk kahramanı Celedón’un gözleri San Miguel Kilisesi’ne dikili. Belli ki şehrin en önemli etkinliği olan Virgen Blanca Festivali’nin başlamasını bekliyor. Festival her yıl 4-9 Ağustos'ta kutlanıyor. Kutlama, eski zamanlarda bir köyden elinde şemsiyesiyle Virgen Blanca’ya gelen Celedón adına yapılıyor. Festivalin en heyecan verici şovu, San Miguel Kilisesi’nin çan kulesinden bir kuklanın ip üzerinden kaydırılarak meydana bakan balkona indirilmesi.
Tarihî yapılar genellikle vakıf binası veya müze olarak değerlendiriliyor şehirde. Bunun en güzel örneklerinden biri BIBAT. XVI. yüzyıldan kalma bu malikâne, Baskça “ikisi bir arada” anlamına gelen “BI” (bir), “BAT” (iki) sözcüklerinin birleşiminden alıyor adını. Binanın bir bölümü Arkeoloji Müzesi, diğer bölümü İskambil Kartları Müzesi olarak hizmet veriyor. Daha fazlasını görmek isteyenler için gezi listesine Fenerler, Güzel Sanatlar, Doğa Bilimleri ve Çağdaş Sanat müzelerini de eklemek mümkün. 
Ferforje balkonları birbirine bakan dar sokaklar Orta Çağ'dan kalma tüccar isimleriyle anılıyor. Dericiler, demirciler gibi… “Cuchillería” yani “Bıçakçılar” Sokağı’na açılan büyük ahşap kapı, gizli bir geçitten farksız. Santa María Katedrali'nin "kripta" bölümüne çıkıyorum ahşap merdivenle. Orta Çağʼda mezarlık olarak kullanılan bir mahzen burası. Mezarlar Arkeoloji Müzesi’ne taşınmış ama loş mahzen o kadar fantastik ki ruhlar hâlâ burada saklı sanki.
XIII. yüzyılda inşa edilen Santa María Katedrali’nde beni heyecanlandıran şey sadece tarih ve mimari değil. Avrupa’nın halka açık ilk restorasyonu burada devam ediyor. Ben de beyaz işçi baretini başıma takıp çan kulesine çıkıyorum. İşte üç sokak ve dört kuleden oluşan eski Vitoria her şeyiyle gözümün önünde. San Vicente, San Miguel ve San Pedro Apóstol kiliseleri de burada; Las Escuelas, Santa Maria ve Fray Zacarías Martínez sokakları da.
El Portalón restoranı ise hem dinlenmek hem de Bask mutfağının lezzetlerini tatmak için mükemmel bir adres. Eskiden tacirlerin konakladığı bir han olan bu restoran, balıksırtı şeklinde döşenmiş yer döşemeleri, ahşap binası, loş ortamı ve yerel giysili garsonlarıyla bir Orta Çağ sahnesi. Deniz ürünleri ve mantarın bölgenin gözdesi olduğunu anlıyorum ve tercihimi rape adı verilen, kalın etli ızgara balıktan yana kullanıyorum. Balığın, iki kanadı havada birleşmiş gotik bir kemeri andıran biçimiyle servis edilişini tebessümle karşılıyorum. 
Yemekten sonra açık havada şehri dinlemek istiyorum. İlk durağım España Meydanı. XIX. yüzyıla kadar boğa güreşleri yapılan, bugün dört yanı konutlarla çevrili eski bir arena burası. Ben cortado’mu yudumlarken kafelerden müzik sesleri sızıyor dışarı. Meydana asılan dijital geri sayım saatine takılıyor gözlerim. Zaman şimdi daha hızlı akıyor çünkü şehir heyecan içinde. Vitoria-Gasteiz bu yıl EuroLeague final maçlarına ev sahipliği yapıyor ve geçen her saniye, sporseverleri büyük rekabete bir adım daha yaklaştırıyor.
Bu heyecanın yaşanacağı Fernando Buesa Arena’yı görmek için arabayla yola çıkıyorum. 10 dakika sonra ufukta görünüyor arena. Salburua Tabiat Parkı da arenanın karşısında ve en az onun kadar görülmeye değer.  Park; kuş gözlem binası, bisiklet  ve yürüyüş yolları, sulak alanlarıyla herkesin uğrak yeri. 
Sazlıklardaki ördekler, yuva kurma telaşındaki leylekler, bisikletliler ve yürüyüş yapanlar burada ayrı bir gezegende gibiler.
Şehre araçla 45-50 dakikalık mesafedeki Orta Çağ köyleri Laguardia ve Elciego film platosunu aratmayan doğal yapılarıyla insanda hayranlık uyandırıyor. Bölgede görülmeye değer bir başka harika da Tuz Vadisi. Bask mutfağının lezzet sırrının bu vadide olduğunu öğreniyorum. Burada üretilen tuzları dünyaca ünlü 15 şef ve Michelin yıldızlı 26 restoran kullanıyor. Michelin yıldızlı restoran cenneti San Sebastián da 130 kilometre uzaklıkta. La Concha Plajı, şehrin simgesi ve her eylül dünyaca ünlü film festivalinde verilen "Altın İstiridye Ödülü"nün de ilham kaynağı. 
San Sebastián gastronominin de lokomotifi. Atlas Okyanusu’nun ve tarım arazilerinin hazineleri ile İspanya iç savaşında Fransa’ya giden şeflerin muhteşem dönüşü bu öncülükte etkili. Eski şehir Parte Vieja'nın dar sokaklarında sanat galerilerini aratmayan restoranlarda pintxo tadım turları düzenleniyor. Benim de Ganbara ve Casa Urola duraklarından geçen pintxo turumun son adresi, cheesecake’iyle ünlü La Viña. Kremanın lezzeti, Bask şehirlerini gezmenin zevkiyle birleşiyor. Bilbao, Vitoria-Gasteiz ve San Sebastián unutulmaz bayram sofraları gibi silinmez izler bırakıyor ardında.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi