St. Petersburg yolcusuysanız eğer, görkem sözcüğünün yetersiz kaldığı bir kente gidiyorsunuz demektir. Üstelik bu kent size çarlar, çariçeler, yazarlar, müzisyenler, kahramanlar, orkestra şefleri, balerinler ve şairlerle dolu öyküler anlatmaya hazır.

Rusya’nın ışıldayan kenti St. Petersburg daha gitmeden beni şaşırtmıştı. Kentte görmem gereken yerlerin listesini yaparken eklediklerimin sonu gelmeyecekmiş duygusuna kapılmıştım bir ara: Sanat koleksiyonlarıyla ve paha biçilemez eserleriyle Ermitaj Müzesi, içi dışı renk cümbüşü olarak tasarlanmış Yeniden Diriliş Kilisesi, Rus balesinin altın çağının tanığı Mariinski Sahnesi; Peterhof Sarayı, Rus Devlet Müzesi… Kanallar, açılıp kapanan köprüler, adını Puşkin’in bir şiirinden alan Bronz Atlı heykeli, yüzlerce mağazanın zincir halkaları gibi dizildiği tarihî Gostini Dvor, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanını tamamladığı müze-ev… Menşikov Sarayı, Kunstkamera, Aurora Kruvazörü ve Lermontov’un “Bu caddeden daha neşeli, daha aydınlık, daha göz kamaştırıcı ne olabilir?” diyerek andığı Nevski Bulvarı… Listem uzadıkça Lermontov’a gönderme yaparak ben de “Bir kent nasıl bu denli cazip olabilir?” diye sormuştum kendime. Yanıt yerine yeni isimler eklenmişti listeme: Büyük Petro, Leningrad, Romanovlar, Nabokov, Repin, Rimski-Korsakov, Mendeleyev, Çaykovski, Gogol! Kalemi elimden bırakıp bir an önce St. Petersburg’a gitme heyecanına kapılmıştım. 
Bu duygum Nevski Bulvarı’nda yürürken gerçeğe dönüşüyor. Bu cadde ve onu kesen sokaklardaki tarihî yapılara inen ışık bana St. Petersburg’un güzelliği ile ilgili ipuçları veriyor. Yeniden Diriliş Kilisesi’nin mine ile kaplı, soğan şeklindeki kubbeleri güneş altında parıldıyor. Kilisedeki duvar ve kubbe mozaikleri yapıyı eşsiz bir sanat eserine dönüştürüyor. Dışarı çıktığımda kanaldan geçen gezi teknesindeki rehber, kilisenin Çar II. Aleksandr’ın 1881’de bir suikasta kurban gittiği noktada inşa edildiğini söylüyor. Ben o sırada Sanat Meydanı’ndaki Rus Devlet Müzesi’ne doğru ilerliyorum. Batılı sanat tarihçilerinin gündemine çok az gelen ama her biri birer başyapıt olan resimler Rus sanatının vardığı yüksek estetik seviyeyi bu müzede herkese gösteriyor. Serov’un Prenses Olga Konstantinovna Orlova’sı, Vasnetsov’un Yol Ayrımındaki Şövalye’si, Makovsky’nin Admiralty Meydanı'nda Karnaval Sırasında Şenlik’i bunlardan yalnızca birkaçı. Müzenin hemen yanındaki Etnografya Müzesi ise aralarında eski Sovyet cumhuriyetlerinde yaşayan halkların da olduğu yeryüzü kültürleri üzerine kurulmuş. 
Müzeden çıkınca yeniden Nevski Bulvarı’na dönüyorum. 18 numaradaki Literaturnoye Café’nin girişindeki masada Puşkin oturuyor! Rus şairin mankeni kendisine öyle benziyor ki gerçek sanıyor insan. Puşkin’in 1837’de, ölümüne yol açacak düelloya gitmeden önce buraya uğradığını öğrenmek içimi burksa da bir zamanlar kafenin müdavimlerinden biri olan Şostakoviç’in İkinci Vals’ini dinleyerek bu duyguyu dağıtıyorum. Sonrasında önce gösterişli Kazan Katedrali’ne, oradan Puşkin’in müze olan evine gidiyorum. Puşkin hayatının büyük bölümünü St. Petersburg’da geçirmiş. Eşyalarının sergilendiği odaların en etkileyicisi, içinde 14 dilde, 4 bin 500’den fazla kitabın bulunduğu kütüphaneli çalışma odası. Şairin ölüm yıl dönümü olan 29 Ocak’ta sevenleri evin önünü çiçeklerle donatıyor. 
Günün geri kalanını hediyelik eşya dükkânlarında geçiriyorum. Boy boy matruşkalar, Fabergé yumurtaları, amber takılar, mavi beyaz Gzhel porselenleri, üzerine Rus masallarından sahneler resmedilmiş lake kutular o kadar olağanüstü ki, onlara hediyelik eşya demeye dilim varmıyor. Hepsi el işçiliğiyle ve hünerle birer sanat eserine dönüşmüş. Bulvar üzerindeki Dom Knigi kitapçısına da uğruyorum. Rusça bilmesem de böyle bir kitapçının havasını solumak bile güzel. Müthiş illüstrasyonlarla dolu çocuk kitaplarına bakarken iyice anlıyorum ki Ruslar sanat yeteneklerini mimariden eğitime kadar her alana yaymışlar. Bir kapısı İtalyanskaya Caddesi’ne açılan ve şık mağazalarla dolu Passaj’daki özel tasarım eşarplar da: dev alışveriş merkezi Gostini Dvor’da satılan giysiler de aynı güzellikte. Alışverişe kendimi kaptırmamak için Eliseyev Emporium’a yollanıyorum! Burası restoran-kafe-şarküteri karışımı bir yer. Vitrini masal kahramanlarının kuklalarıyla süslenmiş. İçi ise anlatılır gibi değil; az bulunur peynirlerden en pahalı havyarlara, mantarlı çikolatadan rengârenk şekerlemelere uzanan bir lezzet karnavalı… Burada akşam yemeği olarak St. Petersburgluların çok sevdiği koryushka balığını seçiyorum.
Fabergé Müzesi 2013 yılında Shuvalov Sarayı’nda açılmış. Mavi Oda’da sergilenen, değerli taşlarla süslü Fabergé yumurtaları Rus çarlarının geçmişinde birer anıt mücevher olma özelliği taşıyor. Bu paha biçilemez yumurtaların içine gemiler, saatler, kuşlar, at arabaları yerleştiren Fabergé kuyum ustaları yepyeni bir geleneğin yolunu açmışlar. 1917’deki Ekim Devrimi’nden sonra Carl Fabergé’nin Almanya’ya gitmesiyle Rusya’daki bu gelenek sona ermiş. Müzede yumurtalar haricinde altın, gümüş ve porselenden yapılmış dekoratif eşyalar da göz alıyor. 
“Gündüzleri içine çeker şehir/Korulardan gelen kiraz kokusunu” diye yazan şair Anna Ahmatova’nın müze-evine erkenden gittiğim hâlde şairin okurlarının burayı çoktan doldurduğunu görüyorum. Şeremetev Sarayı’nın bir bölümü olan bu evde Ahmatova 30 yıla yakın yaşamış. Bavulları, okuduğu kitaplar, fotoğrafları yaşamının tanıkları olarak karşımda duruyor. Dizelerin arasından süzülüp bir mühendislik harikası olan Aziz İsak Katedrali’ne doğru yola koyuluyorum. Kubbesindeki balkondan St. Petersburg’a ve Neva Nehri’ne bakarken, Ekmek Müzesi, Freud’un Rüyası Müzesi de dâhil yüzlerce müzeyi düşünerek, içinden gelip geçen her şeyden birer parçayı korumayı başaran bu kente duyduğum saygının büyüdüğünü hissediyorum.
Astoria Oteli’nin kafesinde seçtiğim tatlı da adını saygın bir balerinden alıyor: Diana Vishneva. Tatlımı yerken çok uzağımda olmayan Tiyatro Meydanı’ndan ellerinde keman kutularıyla Rimski-Korsakov Konservatuvarı öğrencileri geçiyor. O sırada Moyka’nın sularına sarı renkli bir yapının yansıması düşüyor: 1916’da saray yönetimi üstünde şaşırtıcı bir güce sahip olan köylü Rasputin’in öldürüldüğü Yusupov Sarayı. Sarayın Rokoko tarzı tiyatro sahnesinde konser izleyenler kendilerini şanslı sayıyor. Ben de Mariinski Sahnesi’nde Don Kişot Operası’nı izlemek üzere yerimi aldığımda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Diaghilev 1909’da burada dünyanın en ünlü bale kumpanyalarından biri olan Ballets Russes’i kurmuştu. 20 yıl süren gösterileri bale tarihini şekillendirmeye bugün de devam ediyor. Çünkü bu kumpanya Nijinski, Nureyev, Pavlova ve Vaganova gibi büyük dansçıların yıldıza dönüştüğü St. Petersburg’dan çıkmıştı. 
Kentteki üçüncü günümde Ermitaj’dayım. Çariçe Yekaterina’nın topladığı eşsiz sanat eserleriyle başlayan serüven, dünyanın en değerli müzelerinden birinin doğmasını sağlamış. Leonardo da Vinci, Gauguin, Rembrandt ve Caravaggio gibi ustaların yapıtlarının da sergilendiği bir sanat cenneti Ermitaj. Salon ve depolarında tarih öncesi sanatın örneklerinden Uzak Doğu sanatının incelikli işlerine kadar 3 milyona yakın eser var ve bunların yalnızca yüzde 10’u sergileniyor. Pavyon Salonu’ndaki Tavus Kuşu Saati’nin karşısında biriken kalabalıkla birlikte, bu altın kuşun kanatlarını açma zamanının gelmesini bekliyorum. Beklerken de eşsiz bir dünya kültür mirası olan Ermitaj’ı hakkını vererek gezmenin kaç hafta süreceğini hesaplamaya çalışıyorum!
Peterhof’u gezerken de buna benzer bir his içindeyim. Çar Büyük Petro’nun 1709’da Finlandiya Körfezi’nin kıyısında yaptırmaya başladığı Büyük Saray, 1755’te bambaşka bir boyut kazanmış, muhteşem iç dekorasyonu, çeşmeleri ve süs havuzlarıyla dolu bahçeleriyle göz kamaştırıcı bir zenginlik timsali olmuştu. Peterhof, küçük sarayları, Amber Odası, Neptün Çeşmesi ve heykelleriyle bir başka dünya. Ama ben yine de yaklaşık 365 bin 712 sözcükten oluşan 960 sayfalık Karamazov Kardeşler romanını saraylara değişmem! Çünkü o, insan ruhu üzerine kurulmuş ve St. Petersburg’da tamamlanmış “harflerden bir saray”! 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi