Yumruk kadar kelebekler gördüm, çeşit çeşit çikolataların tadına baktım, maymunları elimle besledim ve kendimi dev bir zeplinin içinde Atlantik’i geçerken hayal ettim. Konstanz Gölü çevresinde yeniden çocukluğuma döndüm ve büyümeyi hiç istemedim!

Friedrichshafen’in ünlü seyir terası Moleturm’dan Bodensee’ye, uluslararası adıyla Konstanz Gölü’ne bakıyorum. Yavaştan dağılmaya başlayan sisin arasından karşımda İsviçre, solda Avusturya ve ardında  karlı zirveleriyle Alpler yüzünü gösteriyor. Kıyılarını üç ülkenin paylaştığı göl, bölge için büyük önem taşıyor; insanlar yazın gölde yüzüyor, yelkenliyle açılıyor, kanoyla dolaşıyor. Göl suları Almanya’nın en sulu ve leziz elmalarını yetiştiriyor. Göl manzarası sanatçılara ilham kaynağı oluyor. Kısacası burada hayat, göl etrafında şekilleniyor. 
İstanbul’dan direkt uçuşla vardığım Friedrichshafen ise Konstanz Gölü’nün alametifarikalarına tanıklık etmek için ideal bir başlangıç noktası. Günlerden cumartesi; Adenauerplatz’da kurulan şehir pazarını şöyle bir geziyorum. Tezgâhlarda marmelatlar, taze sebze ve meyveler, göl balıkları, çiçekler ve şarküteri ürünleri satılıyor. Görüntüsüyle iştah kabartan çöreklerden alıp Zeplin Müzesi’ne doğru yürüyorum.
XIX. yüzyılın sonlarında Airbus tipi bir uçağın dört katı büyüklüğünde ama yine de neredeyse hava kadar hafif, uçan bir taşıt ürettiğinizi hayal edin. Kont Ferdinand von Zeppelin, o dönem ancak bilimkurgu romanlarında karşılaşabileceğimiz türde bir hayal gücüyle dünyanın ilk iskeletli hava gemisi zeplini Konstanz Gölü üzerinde uçurmuş. Zeplin Müzesi’nde bunun gibi başarılar ve zeplinin nasıl uçtuğu hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Dünyanın en büyük zeplini LZ 129 Hindenburg’un replikası ise müzenin en çok ilgi gören bölümü. Giriş katındaki asma merdivenlere tutunarak yukarı çıkıyorum ve 1930’lara ışınlanıyorum! Almanya-ABD arasında uçuşlar gerçekleştiren görkemli bir zeplinin içindeyim. Lüks kamaralar, Bauhaus stili dekore edilmiş yemek salonları, duvarları sanatçı Otto Arpke’nin resimleriyle süslenmiş okuma odaları… O dönemde yolcuların en üst seviye konforla seyahat etmeleri, bana Titanik’in görkemini çağrıştırıyor. Atlas Okyanusu’nun üzerinde dev bir balonun içinde uçmanın hissettireceği coşkudan bahsetmiyorum bile! 
Hindenburg’daki şaşaayı bugün belki bulamazsınız ama zeplinle bulutların arasında süzülmek bir hayal değil. 1997 yılından beri zeplin üreten Alman şirketi Zeppelin NT, 14 kişinin katılabildiği özel zeplin turları düzenliyor. Apollo 15 Komutanı Dave Scott, 2005 Paris Air Show’daki zeplin uçuşundan sonra “Sadece Ay’da yürümek bundan daha güzeldi.” demiş. Eğer bir astronot değilseniz yaşayabileceğiniz en sıra dışı uçuş tecrübesi muhtemelen bu olacaktır!
Bulutların üzerinden yeryüzüne dönüp şehrin yaklaşık 24 kilometre dışına, Salem Manastırı ve Sarayı’na gidiyorum. 1134 yılında keşişler tarafından kurulan manastır, oldukça büyük olan arazisini değerlendirerek Orta Çağ’da varlıklı bir hâle gelmiş ve İmparatorluk manastırı statüsüne yükselmiş. 1697’de çıkan yangının ardından Barok stilde yeniden inşa edilen manastırın ve sarayın muhteşem mimarisi ve mobilyaları, başkeşişlerin sanata verdiği önemi gözler önüne seriyor. 
Salem bölgesinde uğranması gereken bir diğer nokta “maymun dağı” anlamına gelen Affenberg. Burası yaklaşık 200 Berberi şebeğinin serbestçe gezindiği bir doğa rezervi. Rehberimiz şebekleri elimizle besleyebileceğimizi söylediğinde  çocuklar gibi heyecanlanıyorum. Daha önce onlara hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Avuçlarıma patlamış mısırları dolduruyorum ve bana yaklaşıp elimden bunları hızla kapacağını bildiğim şebeklerle göz teması kurmaya çalışıyorum. Yaşlı olanlar ağırbaşlı bir tavırla yaklaşıyor, genç olanlarsa sabırsız; ben ne olup bittiğini anlayamadan mısırı ağzına atıp sıçrayarak dalların arasında gözden kayboluyor. Buraya aileleriyle gelip bu eşsiz beslenme saatini yaşayan çocuklar çok şanslı! 
Konstanz Gölü çevresindeki her durağımda doğa ve tarih, bir camekânın ardından izlenmek üzere değil; doğrudan dokunup hissedebileceğim şekilde karşıma çıkıyor. Örneğin Unteruhldingen’deki UNESCO Dünya Miras Alanı olan Pfahlbau (Göl Evi) Müzesi’nde Taş ve Bronz çağlarındayım. Bölgenin ilk sakinleri, yaklaşık 3 bin yıl önce suyun altına batırılan kazıkların üzerine yapılan evlerde yaşayıp balıkçılık, çiftçilik ve bronz döküm işleriyle uğraşmış.  Medeniyetin özel bir ispatı olan bu yerleşke, aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş. Bu göl evlerinde yaşayanların nasıl göründüklerini, nelerle uğraştıklarını, ne yiyip içtiklerini, nasıl bir toplumsal düzene sahip olduklarını ve kafamdaki diğer pek çok sorunun yanıtını bu müzede buluyorum. 
Bugünkü rotamın sonunda yine tarih var; Meersburg’da milat öncesinden Orta Çağ’a geçiş yapıyorum. Bu kasabanın II. Dünya Savaşı’ndan hiç zarar görmeden tarihî dokusunu koruması çok etkileyici. Söylentilere göre, savaşa katılmayan İsviçre’ye, saldırı öncesi ışıklarını kapatmalarına dair bir istihbarat gelmiş. Sınırların birbirine bu kadar yakın olmasının avantajıyla Meersburg halkı da bu duyumu almış ve böylece etkileyici binalar, yarı ahşap cepheleriyle o günlerde hasara uğramadığı gibi bugüne kadar da ayakta kalabilmiş. Dolambaçlı dar sokakların arasından geçtikten sonra yükseklere tünemiş Yeni Saray’ın (Neues Schloss) Barok esintili bahçesinde güzel bir kahve ve elmalı turtayı hak ettim. Meersburg’un tamamına hükmeden sarayda kendimi 1700’lerde, prens piskoposların misafirleri gibi hissediyorum. 
Konstanz Gölü kıyısında hemen her noktada bir liman, limanlar arasında mekik dokuyan feribotlar var. Bunlardan biriyle gölün en büyük şehri Konstanz’a geçiyorum. Önce SEA LIFE’taki denizatları, deniz kaplumbağaları, palyaço balıkları ve piranalarla randevum var. Bu akvaryum çocukların su altı dünyasını keşfetmeleri için hazırlanmış olsa da ebeveynler de en az çocuklar kadar keyif alıyor. 
Konstanz’ın eski şehir bölümü, masaları sokaklara taşınmış kafe ve restoranları, Arnavut kaldırımları üzerinde tıkırtılar çıkararak ilerleyen bisikletleri ve renkli vitrinlere sahip dükkânlarıyla çok hareketli. Gözüme kestirdiğim restoranlardan birinde bölgenin yerel makarnası käsespätzle ve tatlı olarak da vişneli käse kirsch söylüyorum. 
Sırada benim gibi bahçe ve çiçek tutkunlarının kendini kaybedeceği çiçek adası Mainau var. Dev bir botanik bahçesine benzeyen bu adada yılın her mevsimi bir güzellikle karşılaşıyorsunuz, ancak adanın “çiçek yılı”, mart ayında mistik görünümlü orkidelerin sergilenmesiyle başlıyor. Ardından baharın gelişiyle lâleler ve nergisler açıyor, yazın güller ayartıcı kokularıyla ziyaretçilerin başını döndürüyor ve yaz sonunda yıldız çiçekleri parlak renkleriyle yeryüzünde bir gökkuşağı oluşturuyor. 
Gezimin son gününde, yine göl üzerindeki bir başka ada olan Lindau’dayım.  İsmini adanın her yerini kaplayan mis kokulu ıhlamur ağaçlarından (linde) alan Lindau, Konstanz Gölü’nün Bavyera eyaletine bağlı tek noktası. Bavyera’nın sembolü aslan, gelenleri görkemli bir heykel formunda  karşılıyor. Ada küçük, ama modern bir kongre merkezinden süreli sergilerin düzenlendiği sanat müzesine ihtiyaç duyulan her şey mevcut. Anakarayla ada arasında bağlantıyı sağlayan sempatik kırmızı bir tren bile var! Sakin ama hayattan keyif almayı çok iyi bilenlerin yaşadığı, ütopik bir yerdeyim. 
İnsan Konstanz Gölü’nde ne kadar kısa mesafeler kat ederek ne çok farklı yer görebildiğine şaşıyor. Lindau’dan 20 dakikalık bir araba yolculuğu sonunda kendimi başka bir ülkede buluyorum. Avusturya’nın en batısındaki Bregenz şehri, gerisinde Alpler, ormanlar ve önünde göl ile muhteşem bir doğa potpurisi sunuyor. Biraz dağ havası almak üzere pfänderbahn’a, yani teleferiğe biniyorum ve altı dakika sonra kendimi deniz seviyesinden 1064 metre yukarıda; Pfänder Dağı’nın tepesinde buluyorum. Bir yanda dağ keçileri, yaban domuzları, yaban koyunları ve geyiklerle dolu bir doğa rezervi; diğer yanda yüzlerce Alp zirvesi ve önümde Konstanz Gölü’nün panoramik manzarası zihnimi dinginleştiriyor. Hem her şeyden uzak hem de her şeyin ortasındayım şu an; işte Konstanz Gölü’nün bana hissettirdikleri… Bunlar ve daha nicesi!

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi