Marakeş bir hâletiruhiyedir. Renklerin, seslerin, görüntülerin ve deneyimlerin duyusal bir yoğunluğa açtığı kapıdır.

Kentin duvarları açık pembe mi, koyu pembe mi yoksa gülkurusu muydu? Peki, ziyaretimin arka planında çalan ezgi neydi; müminleri namaza çağıran müezzinin sesi mi, faytonları çeken atların nal sesleri mi, yoksa seyyar satıcıların tiz bağırışları mı? Eve döndüğümde uzunca bir süre aklımda kalan şey kentin kaleydoskobu andıran renkleri ve kakofonisi oluyor.
Heybetli Atlas Dağları’nın etkileyici ve zikzaklı yamacında yer alan Fas kenti Marakeş, kabilelerin ve göçebelerin kervanlarla taşıdıkları altın, fildişi ve baharatları sattığı kadim bir pazar yeriydi ve daha sonraki dönemde Kuzey Afrika’dan, Endülüs’ten gelen Murâbıtları ağırladı. Marakeş; Berberilerden Afrikalı kölelere, Arap tüccarlardan Fransız kolonicilere dek farklı kültürlerin ve geleneklerin şaşırtıcı bir şekilde bir araya geldiği bir kent. Duyusal bir ilhamın peşinde olan sanatçıları ve müzisyenleri egzotik pazarlarıyla, müziğiyle daima kendine çekmeyi başarmış.
Bir seyahat şirketiyle birlikte Marakeş’te gastronomi turuna çıkıyorum. Yemeklerin ve pazarların yanı sıra görülmesi gereken yerleri ve hamam gibi yerel unsurları da içeriyor yolculuğum. İkinci evim diyebileceğim Riad Dar Les Cigognes özgün konakları, avluları ve çeşmeleriyle otelden ziyade konforlu bir evi andırıyor. Boyalı ahşap bir tavan, büyük bir bakır fener ve bir şömine var odamda. “Tarihî kent meydanındaki eski evlerin birçoğu egzotik riyadlara dönüştürülünce arka sokaklar, mahalleler ve değerli mimari yapılar da canlandı ve koruma altına alındı.” diyor rehberim Abes.
Marakeş’teki günlerim riyadın yemyeşil terasında kahvaltıyla başlıyor. Bal ve tereyağıyla servis edilen beghrir adlı irmikli krepler, tadı fıstık ezmesine benzeyen fakat argan yağı ve bal karışımı amlou, taze meyveler ve çok çeşitli çıtır çıtır ekmekler…
Sonraki birkaç gün boyunca bir dada’dan (geleneksel kadın aşçı) kuskus yapmanın geleneksel yöntemini öğreniyorum. Kendisi de annesinden ve anneannesinden öğrenmiş bunu. Yemek dersimin bir parçası da Mellah bölgesindeki Musevilerin kapalı pazarını ziyaret etmek. Burası insanın duyularını tam anlamıyla harekete geçiren bir yer. Tepeleme dizilmiş enginarlar, biberler, reçel kavanozları, salamura zeytinler, taze çiftlik yumurtası, etler ve tabii küçük kimyon ve paprika dağları. Fas mutfağının belkemiği ekmekler küçük yerel fırınlardan yalnızca bir dirhem karşılığında taptaze alınabiliyor.
Göz alıcı mavilikteki gökyüzünün altında, kaotik bir atmosfere sahip Eski Şehir’in labirenti andıran sokaklarında yürüyorum. Kırmızı-pembe topraktan binalar kaktüsler ve begonvillerle süslenmiş. Baharatların mükemmel piramitler hâlinde dizildiği pazarda tatlıların, incirlerin ve hurmaların tadına bakıp güzel kokulu nane çayından deniyorum. Kutubiye Camii'nin minaresinin tepesinde toprak, su ve güneşi temsil eden üç altın toptan oluşan bir fener yer alıyor. 
Medina’da, Musevi Mahallesi’nin yakınında yer alan, XIX. yüzyıldan kalma Bahia Sarayı diğer tüm örneklerini gölgede bırakacak bir saray isteyen sultanın vezirleri tarafından inşa edilmiş. Bugünse geçitler, avlular, gölgeli bahçeler, mis kokulu çiçekleriyle portakal ağaçları ve şırıl şırıl akan çeşmeleriyle saray isminin de hakkını verir derecede “harikulade”. Mimarisinin özenli detayları ise hipnotize edici. Her yer zellij adı verilen parıltılı mozaiklerle süslenmiş, oymalı tavanları bordo ve altın yaldızla boyanmış.
Kenti koruyan en önemli faktör, palmiye ağaçlarından daha yüksek binaların yapılmasını yasaklayan inşaat yasası; tabii bunun tek istisnası minareler! Tasarım, yetenek, estetik, emek, sanat… Bunlar her yerde karşınıza çıkıyor. Çok renkli çinilerden çeşmelerle dolu avlulara, süslü kapı tokmaklarından filigran gölgeler oluşturan pirinç fenerlere kadar her mimari ayrıntı fotoğraflanmayı hak ediyor. En sıradan nesne bile uhrevi bir cazibeye sahip. 
Musevi Mahallesi’nden çıkıp metal işleri yapan ustaların yer aldığı Place des Ferblantiers’e ve oradan da Kasbah’a geçiyorum. Zamanında sultanların saraylarına, idare binalarına ve camiye ev sahipliği yapan bu bölge duvarlarla çevrili küçük bir şehir gibiymiş. Terk edilmiş El-Badi Sarayı’nın geniş koridorlarını ve yer altı odalarının yıkıntılarını geziyorum. Artık devrilmeye yüz tutmuş  bu yapının altın, fildişi, mermer ve akik süslü gösterişli odalarında prensler koşuşturur, yabancı diplomatlar otururmuş.
Burada görebileceğiniz en etkileyici şeylerden bir diğeri de saray alanının içinde küçük bir müzede sergilenen imamın Kur’an-ı Kerim’den dua okumak için her cuma çıktığı Kutubiye Camii’nin minberi. Bir merdiven gibi tasarlanan bu minber İspanya’nın Kurtuba şehrinde yapılmış ve parça parça getirilip Marakeş’te birleştirilmiş. Farklı ahşap türlerinden incelikle oyulan, parlak renklerde, altı uçlu yıldızlar ve altıgenlerin süslediği bu kakmalı minber yetenekli Müslüman zanaatkârların elinden çıkmış.
Kentte en çok sevdiğim yapı Medina’nın kalbindeki Bin Yusuf Medresesi. Eskiden bilim ve teknoloji eğitimi veren İslami bir okul olan yapı bugün müze olarak kullanılıyor. “Hücre” adı verilen daracık öğrenci odaları, ortasında bir havuz bulunan sakin bir avluya bakıyor. Sırlı çinileri, sedir ağaçları ve hat işleriyle bu yapı görsel bir şöleni andırıyor. İbadet yerindeki çam kozalağı ile palmiye motiflerine ve nalı andıran kemerlere hayran kalıyorum.
Alışveriş yapmak isterseniz Marakeş doğru adres! Kentin tarihî bölgesindeki souk adı verilen pazarları geziyorum. Ara sokakları birbirine bağlayan bu labirentte vızıldayan moped’lerin, eşek arabalarının ve sokak kedilerinin arasından geçip dükkânlara giriyorum. Her şeyin üst üste istiflendiği bu dükkânlarda satranç takımlarından ışıltılı pirinç fenerlere, her rengi bulunan babuş terliklerden kabile desenleriyle süslü halılara ve sayısız renkte kilimlere kadar her şeyi bulmak mümkün.
Bir açık hava müzesini andıran Marakeş’te her köşebaşı bir eğlence sunuyor. Kuzey Afrikalı kölelerin soyundan gelen Gnawa müzisyenlerinin ritimlerine kendimi kaptırıyorum. Bir yandan şarkı söyleyip bir yandan da püsküllü bir fes kondurdukları başlarını sallayarak dans ediyorlar. Eskiden son derece değerli kabul edilen suyu sokakta satan geleneksel kıyafetli su satıcıları beni çok etkiliyor. Su dolu tüylü keçi derilerini sırtlarında taşıyan Berberi şapkalı ve rengârenk giyimli bu adamlar kültürel birer simgeye dönüştüğünden turistler onlarla fotoğraf çektirmek için sıraya giriyor!
Akşam vaktinde Eski Şehir’in merkezindeki devasa Djemaa El-Fnaa pazar meydanına doğru yol alıyorum. Burası, hayatımda gördüğüm en sıra dışı açık alanlardan biri. Kalabalık bir kafenin terasında bir masaya oturup meydanın etkileyici ve hareketli bir tabloya dönüşmesini izliyorum. Yiyecek tezgâhlarında ve derme çatma banklarda tagine ve taze sıkılmış portakal suyu gibi lezzetli yiyecek ve içecekler satılıyor. Turuncu renkli ateşlerin ışığında kınacıların, astrologların, sokak sanatçılarının, akrobatların ve yılan oynatıcılarının gölgeli yüzlerini izliyorum. Dev bir film platosunu andıran bu açık hava partisi sözel ve soyut tarihî değeri sebebiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Bu baş döndürücü manzarayı ve sesleri içime çekerken Marakeş’in her duyu için kelimenin tam anlamıyla unutulmaz bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi