Viggo Mortensen kariyerinde yavaş fakat emin adımlar atarak Hollywood’un en güvenilir ve aranan yeteneklerinden biri oldu. Sinema tarihinin en sevilen üçlemelerinden Yüzüklerin Efendisi’nde oynadığı başrol ile birçok yeni fırsatla karşılaşan ve dünyanın en ünlü yıldızlarından biri olan Mortensen ile Barbaros Tapan, Skylife için bir söyleşi yaptı.

Yeşil Rehber ile başlayalım… 2018’in sevilen filmlerinden biri oldu. Tony Lip karakterini oynamak sizin için kolay mıydı? Tek kelimeyle eşsiz bir karakterdi ve siz de onunla bütünleşmiş gibiydiniz.
Başta gergindim. Bunun sebebi de İtalyan ya da İtalyan-Amerikan olmamamdı. Onların bir karikatürünü çizmek ya da onlara saygısızlık etmek istemedim. Bir aktör olarak da televizyonda ve sinemada son yıllarda yetenekli birçok İtalyan-Amerikan oyuncu ve karakter olduğunun farkındayım. Bu konuda endişeliydim. Ama senaryoyu ilk okuyuşumda kafamda hiç soru işareti yoktu. Çok etkilenmiştim.

Bu hikâyede asıl muhteşem olan şey daha önce hiç tanışmamış ve birbirinin zıttı gibi görünen iki insanın kendilerine fırsat verildiğinde oldukları gibi davrandıklarını göstermesi. Günümüzde dünyaya verilecek güzel bir mesaj bu.
İyi bir senaryoya sahip iyi filmlerde oynama şansına sahip oldum. Ama bu filmdeki kadar sağlam, güçlü, eğlenceli, iyi planlanmış orijinal bir senaryoya ve böylesine ışıltılı diyaloglara daha önce hiç denk gelmemiştim. Tarih ve bugün nerede olduğumuz konusunda ciddiyetle düşünmemi sağlayan derinlikli bir hikâyeydi. Senaryonun güçlü yanlarından biri size, nasıl hissedeceğinizi ya da düşüneceğinizi söylememesi. Var olmuş iki insan hakkında harika bir hikâye sadece. Birçok insandan duyduğum bir şey var: Salondan çıkarken kendinizi girdiğiniz andakinden daha farklı, daha iyi hissediyorsunuz. Bireylerin toplumda bir şeyleri değiştirebileceğine dair az da olsa bir ümit beliriyor içinizde. Her karşılaşmada yeniden başlayan bir süreç bu. İnsanlara nasıl davrandığınızla alakalı. Sırf sizden farklı oldukları için ya da onları sevmeme ihtimalinizden dolayı birine bakıp merhaba demekten korkmamalısınız. Özellikle bugünlerde karşımıza pek de çıkmayan bir hikâye anlatıyoruz; o bakımdan çok değerli.

Hayata bakış açınızı değiştiren biriyle tanıştınız mı hiç?
Bakış açımı değiştiren birçok insanla tanıştım. Sadece otoriteyi temsil eden figürlerden, yönetmenlerden, filmlerden ya da konuşmasını dinlediğim siyasetçilerden değil, sokaktaki insanlardan da bahsediyorum. Taksi şoförleri ya da markette, postanede birlikte sırada beklediğim insanlar… Bazı diyalogların sonunda “Öyle mi? Bunu bilmiyordum.” diye düşünüyorsunuz. Bilmediğiniz bir şey öğreniyorsunuz bir anda. Dilerseniz bunu bir anlamda her gün yaşayabilirsiniz.
Hayatta güzel hediyeler aldığınız oldu mu? Maddi bir şey olmak zorunda değil.
İyi dostlar ve arkadaşlık! Önemli bir şey bu. Çok da sevdiğim bir şey. İyi bir kitap almak da güzel bir his. Ama Yeşil Rehber'in sunumunu yaptığımız özel bir gece vardı. Alanında çok önemli, zeki ve saygıdeğer bir otorite olan Profesör Skip Gates’in Afrikan-Amerikan çalışmaları dersinde gösterdik filmi. Kendisi filmi izlemişti. İki ihtimal vardı; beğenmeyebilirdi ve “Bence bu doğru bir temsil değil.” diyebilirdi ya da yeterli olmadığını düşünebilirdi. Filmi o kadar sevmiş ki Boston’a götürüp üniversitedeki sınıfında göstermemizi rica etti. Harvard Üniversitesi’nin başkanının da katıldığı bir söyleşi düzenledi. Muhteşem bir etkinlikti. Bölgeden öğrencilerin katıldığı çok kapsamlı bir söyleşiydi. Karma bir gruptu ve ne başardığımızı ve hikâyemizde doğruya ne denli sadık kaldığımızı göstermesi bakımından cesaret vericiydi. Bu çok önemli bir andı. Benim için en önemli gösterimlerden, söyleşilerden ve izleyici etkileşimlerinden biriydi.

Yeşil Rehber bize önyargıyı aşmayı öğretiyor. 60’lar ayrılıkçı zamanlardı. Sorun tam anlamıyla çözülmemiş olsa da uzun bir yol kat ettik. Bu ayrılıkçı dönemdeki sanat çevrelerinden ve diğer vatandaşlara seslenmenin nasıl bir his olduğundan bahseder misiniz?
Bilmiyorum; diğer insanların yapmak istediği şeyleri biliyormuş gibi davranmak istemem. Bence iyi hikâyeler hep önemli olacak. Irk ayrımı ve önyargı karmaşık bir konu ve kendine has bir yaşamı var gibi. İlk izlenimlerin kısıtlamalarını aşan, diğer insanları anlayan ve kendimizden farklı insanlara ilgi duyduğumuz bu tür hikâyeler her zaman güncel olacak. Bir şeylerin umduğumuz kadar değişmediğini söylemek, evet, talihsiz bir durum ama aynı zamanda insan doğasının bir parçası. Ölümün kötü olduğunu söylemek gibi bir şey. Er ya da geç ölüm hepimiz için gelecek. Bu nedenle, yokmuş gibi davranmaktan ya da onu  karanlık, korkutucu bir şey olarak düşünmektense bunun hayatın bir parçası olduğunu kabul etmeliyiz. Benim için bu ölümün geldiğini bilmek ve yaşamı olabildiğince dolu yaşamak anlamına geliyor. İnsan doğası öyle bir şey ki her jenerasyon bu hikâyenin derslerinden birkaç şey çıkarıyor. Her nesil bu öğrenme ve unutma sürecinden geçiyor. İnsan olmanın doğasında var bu. Açık fikirli olmayı bıraktığınızda kireçlenirsiniz.

Sizi hep sağlıklı bir adam olarak görüyorum; çay ya da su içiyorsunuz. Bu nedenle bu filmde bu kadar çok şey yediğinizi görmek hepimizi şaşırttı. Bu film için kaç kilo aldınız ve bu kadar çok şey yemekten keyif aldınız mı?
Önce çok hoşuma gitti. Çok güzel ve eğlenceli bir his. Hem sette hem sahneleri çekerken yediklerimiz çok lezzetliydi. Bir süre sonra yemekten yoruldum çünkü kilomu korumak için yemeye devam etmem gerekiyordu. Çekimlere başladıktan sonra hafta sonu tatilinin ardından sete geldiğimde, iki günlüğüne normal yeme düzenime döndüğüm için, kostümcüler bana “Pantolonun bol geliyor. Biraz daha kilo alman lazım. İstersen donut ya da fazladan pizza yiyebilirsin.” dediler. Sağlık anlamında korkunç bir şey olsa da hiç kimseye yapmasını tavsiye etmeden tekniğimi açıklayayım: Uyumadan önce büyük bir öğün yerdim. Bunu yapmamanız gerek. Ama bu seviyeyi koruyabilmemin tek yolu buydu. Güne göre değişiyordu ama 18-20 kilo aldım. Bu, işin sadece bir kısmıydı. Yemekle kalmıyor, ağırlık da kaldırıyordum. Karakterim için doğru olacak cüssede vücudu kazanmak için elimden geleni yaptım.

Kilo almak sizin için kolay gibi. Kilo vermek de öyle miydi?
Hayır, o kısmı çok daha zordu ve hiç eğlenceli değildi çünkü yalnızca yemeye değil, lezzetli şeyler yemeye alışmıştım. Çok uzun bir süre hiçbir değişiklik olmadı. “Aman Tanrı’m, hep böyle mi kalacağım?” diye düşündüm. Hatta yönetmenimiz Peter Farrelly bana e-posta gönderip “Tüm kiloları kaybetmişsindir artık.” dedi. Ben “Hayır.” deyince ne kadar kaybettiğimi sordu; ben de “Belki iki kilo.”  dedim. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi