El emeğine ve ustalığa dayanan geleneksel sanatlar bugün hem Türkiye'de hem de dünyada kararlılıkla yaşatılıyor. Çeşitli tiplemelerle karşımıza çıkan kuklalar ve başkahramanları Karagöz ile Hacivat olan gölge oyunu bu sanatlardan. İstanbul’daki atölyelerinde bu figürleri tasarlayıp üreten ve sahnede oynatan ustalarla konuştuk.

Çocukken, uzun kış gecelerinde, “Elektrikler bir kesilse de mum ışığında ellerimle duvarlarda denizin üzerinde uçan yelkovan kuşlarının, okyanusta sıçrayan balinaların ve dağlardaki kurtların silüetlerini oluştursam...” diye beklerdim. Öyle anlarda hayvan gölgeleri masal kahramanları olur, gizemli dünyalar sunardı bana. Yıllar sonra bu kez perdenin arkasında, hayalilerin dokunuşlarıyla dile gelen Karagöz ve iplerin ucunda hayat bulan kuklalar girdi hayatıma. Muzip, komik, zeki ve saf tiplemelerin ete kemiğe büründüğü tasvirlerle dolu düşsel atmosferlerde hikâyelerini fısıldadı içimdeki büyümeyen çocuğa. İşte o günlerin özlemiyle, insanın içini ısıtan loş ışığın aydınlattığı perdenin arka tarafına geçiyorum. Yüzleri tanıdık gelen ahşap kuklaların ayak seslerini takip ediyorum. Merakla yeni hikâyeler bekleyen bir çocuk gibi düşüyorum kuklalara ve gölgelere hayat veren ustaların peşine.
İlk durağım Karagöz ile arkadaşlarına hayat veren Cengiz Özek’in Beyoğlu’nda tarihî bir binada yer alan ve daha içeri girer girmez beni başka bir dünyaya götüren atölyesi. Taş duvarlar, Japon balıklarının yüzdüğü süs havuzu, sarnıç ve “Bu gördüğünüz, gelecekte yapmak istediğim kukla müzesinin denemesidir.” diyerek gösterdiği, duvara asılı onlarca kuklanın, figürün arasındayım.
40 yıldır kuklalarla iç içe yaşayan Özek, Karagöz ile ortaokulda resim öğretmeni sayesinde tanışmış. Karagöz figürlerinin nasıl yapıldığını öğrenip yıllar içinde kendi yazdığı oyunları sahnelemiş. Karagöz oyununda karşımıza çıkan klasik karakterler dışında kendi oyunlarındaki tiplemeler için de el emeğiyle birçok tasvir üretiyor. Düzenlediği atölyelerle bu sanatı yeni nesillere aktarıyor. Uluslararası İstanbul Kukla Festivali’ni de düzenleyen sanatçı, Karagöz oyunlarının hem figür hem de içerik yönünden güncel olması gerektiğini şu sözlerle anlatıyor: “Figür ve içeriğin bugünü takip etmesi gerek. Topkapı Sarayı’ndaki Karagöz koleksiyonuna baktığımızda, döneminde kullanılan hava balonu, şimendifer gibi örnekleri de görüyoruz. Giysilerde ise kostümler her dönem değişmiş ve güncel olanı yakalamak için çalışılmış. Benim yapmaya çalıştığım da bu.” 
Bu yenilikçi bakışı oyunların içeriklerine de taşıyan sanatçı, temsillerde barış, dostluk, çevre kirliliği ve doğa sevgisi temalarını işlerken bunun sebebini ve sınırlarını şöyle açıklıyor: “Molière veya Shakespeare’e baktığımızda gördüğümüz evrensel konular herkesin içinde var olan ve hiç yok olmayan değerler. Amacım bu konuları Karagöz’ün kendi oyun dağarcığının metodolojisine sadık kalarak yorumlamak.” 
Temponun önemini de vurgulayan Özek, “Sahnede geçen her boş saniye seyirciye bir saat gibi gelir. Günümüz insanının etki-tepkiyle ilerleyen bir temposu var. Sesle, görüntüyle, ışıkla doldurmak gerek o perdeyi. Sopanın ucunda olan Karagöz figürünün sizin bedeninizin bir parçası hâline gelmesi lazım.” diyor. Bahsettiği o tempoyu tüm beden diline ve hayatına da büyük bir başarıyla yansıtıyor. 
Bir sonraki durağım oyuncu ve kukla sanatçısı Cengiz Samsun’un atölyesi. Tepebaşı’ndaki atölyeyi kapı numarasına bile bakmaya gerek duymadan, girişine çizdiği duvar resimlerinden hemen anlıyorum. Tiyatrolarda oyuncu olarak sahne alan Samsun, Karagöz yapımına bir yakını vesilesiyle ilgi duymuş. “Felsefesiyle, ruhuyla, tasarımı ve zanaat gerektiren yapısıyla bana etkileyici geldi.” dediği Karagöz’ün dünyasına böylece adım atmış. Geleneksel yöntemlerle deriye şekil verip kök boyalarla renklendirdiği Karagöz tasvirlerini aslına uygun olarak, bazen de kendi oluşturduğu karakterlerle yapıyor 16 yıldır. Ahşaptan ve bezden kuklalar tasarlayıp oyunlar sahneliyor ayrıca. Meddahlık, gölge oyunu, ipli kukla ve masa kuklası disiplinlerini bir araya getirerek sahneye koyduğu Leyla ile Mecnun bu oyunlardan biri. Samsun’a göre, Karagöz oyunları sayesinde bir toplumun günlük yaşamından âdetlerine, yeme içme alışkanlıklarından eğlence anlayışına bütün sosyolojik yapısını takip etmek mümkün. 
Oyunu “seyirciye göre” oynamaya önem veren Samsun, “Büyükler için tasarladığınız bir oyunu dili sadeleştirerek ve içeriği uyarlayarak çocuklara da oynayabilirsiniz.” diyor. Çocuklara yönelik düzenlediği atölyelerle ve sahnelediği oyunlarla ilgili bir noktaya dikkat çekiyor: “Bazen çocuklarla önce oyun izliyor, sonra yine hep beraber kukla yapıyoruz. Çok mutlu oluyor ve sanki bambaşka bir dünyaya giriyorlar. 'Hayal' dediğimiz de zaten çocukların içinde fazlasıyla var. Yetişkinlerin hayal dünyasını aşan öyle şeyler yapıyorlar ki sanat eseri gibi. Böyle ortamlarda ne bilgisayar arıyorlar ne de cep telefonu.” 
Beyoğlu’nun curcunasını ardımda bırakıp Pınar Akpınar’ın Büyükçekmece’deki atölyesine geldiğimde, ahşapta canlanmış “küçük insanlar” arasında buluyorum kendimi. Yüzleri, bakışları ve giysileri birbirinden farklı bu kuklalar ansızın dile gelip konuşacak gibiler. Akpınar, üniversitede sahne dekoru ve kukla sanatı eğitimi alırken kendini kukla yapımına daha yakın hissetmiş ve zaman içinde yüzlerce kukla tasarlamış. “Bana en yakın gelen malzeme” dediği ahşabı şekillendirip kuklalarının yüz ifadelerini boyayla ortaya çıkarıyor. Üstelik her birinin giysisini kendi elleriyle dikiyor. Kukla sanatını insanlara daha yakından tanıtmak istediğini belirten Akpınar, “Kukla sanatı ne yazık ki çok ön planda değil. Bu yüzden insanları cezbetmek ve onlara bu sanatın ne denli etkileyici olduğunu kuklalar aracılığıyla göstermek istedim. Önceleri hayallerim üzerinden tasarlardım karakterlerimi. Türk sinemasının ünlü oyuncularının kuklalarına sonra sonra yöneldim. Derken kuklalarını yaptırmak isteyen insanların ipli kuklalarını fotoğraflarına bakarak yüzleri, duruşları ve kıyafetlerine kadar birebir yapmaya başladım. Böylece kuklalar evlere girerek sahiplerinin hayatına minyatür bir dünya eklediler ve sevildiler.” diyor. 
Pınar Akpınar yetişkinler için tüm senaryosunu ve dekorunu kendisinin oluşturduğu, tamamen kuklalardan oluşan bir tiyatro oyunu sahneleme hazırlığında. Bir kenarda hareketsiz duran figürlerden birini, “Bunlar, bir nesnenin can kazanmış hâli aslında. Her birine bir karakter verip konuşturmaya başlamak bu işin en zevkli yanı.” diyerek uzanıp alıyor. İşte o an kuklanın Akpınar’ın ellerinde canlandığına tanık oluyorum.
Modern çağın birçok yeniliğinin ve günümüzde doğan sanat akımlarının hayatımızda tuttuğu yeri bilsek de içimizi sımsıcak duygularla dolduran geleneksel sanatlara her zaman ihtiyacımız olduğunu bu görüşmelerde bir kez daha anlıyorum. Kukla yapımcıları ve gölge oyunu ustaları, el emeğiyle hayat verdikleri kuklaların ve tasvirlerin arasında geçen ömürlerinde, yıllar önce dinlediğimiz hikâyeleri sanki yeniden yorumlayarak bu ihtiyacı karşılıyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi