Dağ eteklerinde uyuyan pitoresk kasabalar, kadife kumdan örtülerin turkuaza doğru serildiği plajlar… Kanarya Adaları yazları bunaltmayan, kışları üşütmeyen ılıman iklimiyle ve kendine has sürprizlerle karşılıyor sizi.

Herkesin seyahat öncesi hazırlık rutinleri farklı olsa da, çoğumuz genellikle nereleri, neleri görmek istediğimizi bilerek çıkarız yola. Ancak bazı yerler vardır ki, alametifarikası sürprizleridir. Kanarya Adaları gibi. 
Kanarya Adaları’nın, başrolde turkuaz sular ve beyaz kumların olduğu ada tatillerinden farklı vaatleri var. Baktığınızda, bir yanardağ aktivitesinden ziyade âdeta tabiatın beklenmedik fırça darbeleriyle oluşturduğu izlenimini veren volkanik sahalarıyla; kıyıdaki falezleriyle, renkli ve girift peyzajıyla göz alıyor adalar. 
Buraya gelince görmek istediklerinizin listesi kadar adaların göstermek istediklerini de dikkate alırsanız pişman olmazsınız. Ben, 20 milyon yıl önce volkanik patlama sonucunda oluşan adaların en eskisi olan Fuerteventura’da bunu bizzat tecrübe ettim. 
Araba kiralayıp Fuerteventura Havalimanı'ndan kuzeye, konaklayacağım Lajares’e doğru yola çıkıyorum. La Oliva’dan sonra, bazı yerleri kül rengi, bazı yerleri kızıl çorak topraklar üzerinde yükselmiş boz bir dağ çıkıyor karşıma: 420 metre yüksekliğiyle alçak bulut kümelerine kafa tutan Arena Dağı. Lavlarını en son binlerce yıl önce saçmış; son patlamayla iki dev krater açarken Malpais de la Arena adlı bir tabiat anıtı oluşturmuş. Hem o patlamanın hem de diğer volkanik faaliyetlerin izlerini taşıyan bölge; üzerini kaplayan küçük kaya parçaları, volkanik gaz bacaları ve küçük mağaralarıyla koruma altında. 
Bir zamanlar geleneksel bir balıkçı köyü olan Corralejo, büyük konaklama tesisleri ve kumullar içeren çarpıcı doğal parkıyla günümüzde adanın en turistik yerlerinden. Metrelerce uzanan incecik kumdan bu beyaz tepeler, sivri volkanik kayaların narin örtüleriymiş meğer.
İspanya’ya bağlı olan Kanarya Adaları, Afrika kıtasının batısında yer alıyor. Takımadalar; Tenerife, Fuerteventura, Gran Canaria, Lanzarote, La Palma, La Gomera ve El Hierro adlı yedi ada ile birkaç küçük adacıktan oluşuyor. Fuerteventura, içlerinde Afrika’ya en yakın olanı. Okyanus, sıcak Sahra rüzgârlarını adalardan uzaklaştırıyor ve hava sıcaklığı yıl boyu ortalama 17 ila 28 derece arasında seyrediyor. Fakat adanın sürprizleri arasında güçlü rüzgârların olduğunu belirtmek şart, zira kuzeybatıdaki El Cotillo plajına gittiğimde, kumu yüzüme sertçe çalan rüzgâr nedeniyle okyanusu bırakıp kırsal keşifler için rotayı güneye çeviriyorum. Kaldı ki, Fuerteventura isminin İspanyolca "güçlü rüzgâr" anlamına gelen "fuerte viento"dan geldiğine inanılıyor. 
Güneye inmeden önce adanın göbeğinde mola verip, Fuerteventura’nın eski başkenti Betancuria’yı geziyorum. Bu yerleşimin yeşillikler arasına dağılmış zarif beyaz evleri pitoresk bir görüntü veriyor. Adanın ilk kilisesi Santa María de Betancuria’nın karşısındaki ünlü restorana, Casa Santa Maria’ya girip adanın geleneksel lezzetlerinden fırında keçi eti (el cabrito al horno) yedikten sonra yola devam ediyorum. 
Güneydoğudaki Costa Calma kumsalında sörfçüleri izledikten sonra güneybatının en ünlü plajı Cofete’ye doğru ilerliyorum. Adanın en yüksek dağı Pico de la Zarza’nın kameralara en etkileyici pozlarını verdiği bu görkemli kıyıların bir başka gezegene ait olduğunu düşünmemek elde değil. Öyle ki, 2018 yapımı Han Solo: Bir Yıldız Savaşları Hikâyesi’ndeki Savareen gezegeni, Cofete’yi de içine alan Jandía Doğal Parkı’nın ta kendisi.
Kanarya Adaları'nın yüzölçümünün yaklaşık yüzde 40’ı ulusal park kapsamında. Dolayısıyla, renk ve dokularıyla göz alıcı manzaralar, sadece Fuerteventura’nın değil bütün adaların alametifarikası. Adaların en büyüğü Tenerife'deki Teide Ulusal Parkı, 3 bin 718 metrelik Teide Yanardağı’nı çevreliyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilen bu park, adalardaki en turistik doğal alanların başında geliyor.
Teide’ye adını, Kanarya Adaları’nın yerlileri Guançeler vermiş. Efsaneye göre, Guançeler’in şeytan olarak tanımladığı Guayota, ışık ve güneş tanrısı Magec'i kaçırır ve yanardağa hapsederek dünyayı karanlığa sürükler. Guançeler’in gökyüzünü tuttuğuna inandıkları Teide’nin zaman zaman faaliyete geçip patlaması da bundandır. Tenerife’deki volkanik sahaların sükûnetinden uzaklaşıp, Kolonyal Dönem'in renkli mimarisiyle insanın içini açan ada sokaklarında kalabalığa karışmak isterseniz Santa Cruz de Tenerife’yi ziyaret etmelisiniz.
Kolonyal mimariden ve eğlenceden bahsetmişken Tenerife’nin güneydoğusunda yer alan Gran Canaria Adası’na değinmeden geçmek olmaz. Başkent Las Palmas’ın San Juan semtindeki toz pembeden limon çiçeğine uzanan pastel ve parlak renklerle boyalı Kolonyal evler, uzaktan begonvilleri andırıyor. Geleneksel ada köylerinin temsilcisi Pueblo Canario’da yerli müzisyenler, haftanın belli günlerinde, adaya has kostümlerini giyip folk müzik performansları düzenliyor; arka planda güneş ve gülüşlerle, sokaklar bayram yerine dönüyor. Gran Canaria’nın doğa tutkunlarına sunduğu mucizeler de var: 80 metre uzunluğuyla UNESCO koruması altındaki tabiat anıtı Roque Nublo bunlardan. Bu heybetli tabii heykeli keşfetmek ve onu çevreleyen manzarayı seyre dalmak için Tejeda’nın yollarını arşınlamaya değer.
Yer bilimi kadar gök bilimine de ilgi duyuyorsanız, Kanarya Adaları’nın beşinci büyüğü La Palma’yı es geçmeyin. Zira dünyanın en kapsamlı teleskop filolarından birine ev sahipliği yapan astrolojik gözlemevi Roque de los Muchachos burada yer alıyor. Caldera de Taburiente Doğal Parkı’nda konumlanan bu rasathane, yalnız geceleri Samanyolu’nu değil gündüzleri Güneş’i gözlemek için de ideal. La Palma ziyaretçilerinin bir diğer favori durağı ise Museo de la Seda Las Hilanderas yani İpek Müzesi. El Paso’da bulunan müze, adanın yüzyıllar öncesine dayanan ipek dokumacılığı geleneğini vurgulamasının yanı sıra Çin’den Hindistan’a farklı ülkelerin yerel desenlerini taşıyan bir ipek kumaş koleksiyonu da barındırıyor.
Adalar turunu gelin Lanzarote’de tamamlayalım. Burada, antrasitin sumak renklerine, altın tonlarının yeşile yanaştığı peyzajıyla Timanfaya Ulusal Parkı’na; Corona Dağı eteklerinde ahşap pencereli beyaz evleriyle uyuyan Haría kasabasına ve kumların kadife örtüsünü turkuaza doğru serdiği Papagayo plajına hafızalarınızdan silinmeyecek bir detay daha ekleyelim: XX. yüzyılda yaşamış Lanzaroteli mimar ve heykeltıraş César Manrique’nin adanın dört bir yanına yayılmış sanatı ve tasarım anlayışı. Manrique’nin özgün yapıtları arasında coğrafya ile organik bağını koparmadan modern duran, bugün müze olan evi Fundación César Manrique ve mimarın son eseri olan Guatiza’daki kaktüs bahçesi Jardín de Cactus mutlaka görülmeli. 
Müstesna yerlerde, aheste geçen günlerde hoşnut olmamak; adalardan ayrılırken “Bir daha mı gelsem!” diye düşünmemek ne mümkün…

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi