“Zaman makinesi diye bir şey olsaydı ve ben bu makineyle geçmişe doğru yola çıksaydım Tiflis'te nelerle karşılaşırdım?” diye düşündüm önce. Bulduğum yanıtları da bugünün Tiflis’iyle yan yana getirdim. İnsanın içine derinden işleyen kültürü, köklü tarihi, farklı akımları birleştiren mimarisiyle Tiflis’in eskiden olduğu gibi bugün de Kafkaslar’ın gözbebeği olduğunu gördüm.

Gürcistan’ın “zaman makinesi”nde nelerle karşılaşırdık dersiniz? Örneğin kentin kurucu kralı Vakhtang Gorgasali’yi avlanırken; Gürcülerin büyük şairi Rustaveli’yi Kaplan Postlu Şövalye kitabının elyazmasını kente altın çağını yaşatan Kraliçe Tamara’ya takdim ederken; sülfür hamamlarının şifalı sularına kendini atan Puşkin’i ise eserlerine “sıcak” hikâyeler eklerken görebilirdik! Ahşap balkonları yapan Gürcü marangozların, kentin kartal yuvası Mtatsminda Dağı’ndaki Füniküler Restaurant’da yemek yiyen Fidel Castro’nun ya da halkı kumpanyasıyla eğlendiren Üç Silahşörler’in yazarı Alexandre Dumas’nın yanından da geçerdik belki. Ayağımızın Barış Köprüsü’ne bastığı anda da bugüne dönmüş olurduk. 
Doğa, Kura Nehri’ni zümrüt bir kemer gibi beline takmış Tiflis’in. Ben de bu kemerin parıldayan yeşilini arkamda bırakıp Abanotubani semtindeki sülfür hamamlarına gidiyorum. Arap seyyah İbn Havkal’ın elimdeki rehber kitapta yazılı “Kent, Tiberya’dakilere benzeyen hamamlara sahip; suyu ateş olmadan kaynatan!” sözü, Chreli Abano Hamamı’nın mavi cephesine çakılı plakada yazılı bir Puşkin cümlesiyle buluşuyor: “Hayatta Tiflis hamamından daha şahanesini görmemiştim.” Banyoların şifasından mutlaka faydalanmalıyım, öyle değil mi; çünkü bugün bu sıcak sular birçok insanın Tiflis’e gelme nedenlerinden biri. Akşam için rezervasyon yaptırıyor, Narikala Kalesi’ne doğru Arnavut kaldırımlı sokaklarda yürüyorum. Zaman makinesinden söz etmiştim ya; olsaydı işte bu yürüyüş rotası da bir nevi girişi olurdu. Ahşap oymalı balkonlarıyla tarihî evler, kırmızı tuğla duvarlarıyla Cuma Camii derken bir çırpıda kaleye varıyorum. 
Buradan gördüğüm manzara kent hakkında başka bir cümle fısıldıyor bana: “Ben Tiflis, geçmişimle geleceğimi tek bir fotoğraf karesinde sana gösteriyorum!” Görkemli Sameba Katedrali, cam kubbesiyle Başkanlık Sarayı, kırılıp da toprak üstüne düşmüş su testisi boynunu andıran yapılar, Barış Köprüsü, Tiflislilerin resmî işlerini hallettiği Mantar Bina gibi modern yapılar tarihî yapılarla yan yana. Nehir aşağıda nazlı nazlı akıyor. Metekhi Kilisesi’nin olduğu yarın üstünden nehirde ilerleyen gezi teknelerini seyrediyor insanlar. Kaleden ayrılmadan önce, kentin kuruluşunun 1500’üncü yılında dikilen Gürcü Ana heykeli ile hatıra fotoğrafı çektirmek istiyorum ama boyu öyle uzun ki, yanında durduğumda kadraja ikimizi aynı anda sığdırmak çok zor! 
Kaleden bindiğim teleferik nehrin üzerinden geçip, Gürcistan haritası şeklinde tasarlanmış Avrupa Parkı’nda duruyor. Cam ve çelikten yapılmış yeşil bir dinozor iskeletini andıran Barış Köprüsü’nü adımlayarak tarihî bölgeye geri dönüyorum. Erekle II Sokağı’nda Gallery Ornament adlı mağazada eşsiz güzellikte Gürcü el sanatı örnekleri ile tanışıyorum: Mineleme tekniği ile yapılmış gümüş takılar. Aynı sokakta Tarih Müzesi de var. Vani Harabeleri’nden çıkarılan Tamada heykelinin 17 kat büyütülmüş, etrafına da özçekim meraklılarını toplamış replikası ise kafelerin, restoranların bulunduğu Bambis Rigi ve Shardeni sokaklarının kesiştiği yerde. Tamada’lar supra denen ve çok uzun saatler süren Gürcü sofra seremonisinde masanın lideri. MÖ VII. yüzyıla tarihlenmiş bu heykelin orijinali Gürcistan Ulusal Müzesi’nde. Aslında Tiflis’in tamamı bir heykel müzesi gibi. Kentin hemen her yanında tarihî kişilerin, sanatçıların ya da edebiyatçıların heykeli var. Filarmoni’nin önündeki Esin Perisi, Baratashvili Köprüsü’ndeki Gençlik heykelleri görenleri mutlu eden eserlerden. Bir diğeri de Zurab Tsereteli’nin dans edenlerin coşkusunu yansıttığı Grup Berikaoba heykeli. Tüm bunlar Gürcistan’ın kültürel ve etnik zenginliğinin göstergesi.
Midemdeki bütün zilleri aynı anda çaldıran muhteşem bir koku duyuyorum. İşte başka bir mutluluk! Tok olanın bile karnını acıktıracak bu koku sulguni veya imeruli peyniriyle yapılmış haçapuri’den geliyor. Bir çeşit peynirli pide olan haçapuri’yi ister üstüne kırılmış yumurtayla ister açık ya da kapalı hâliyle sipariş edin, bir tane daha isteyeceğiniz kesin. Gürcü mutfağı yalnızca haçapuri’yle sınırlı değil. Özellikle ceviz ve kişniş ile nar, ayva gibi meyveleri yemeklerinde çok kullanan Gürcüler, leziz etlerini de erik sosuyla yiyorlar. Hinkali denen kocaman mantıdan; nar, üzüm, feijoa meyvesinden yapılan cevizli sucuklardan da yemenizi öneririm. 
Arnavut kaldırımlı Kote Afkhazi Caddesi beni zaman makinesinde tarihin bir başka bölümüne çıkarıyor. Özgürlük Meydanı ve Rustaveli Caddesi üstündeki binalar sağlam ve heybetli görünüyor. Ağaçlarla kaplı bu geniş caddede Parlamento ve Opera binaları, Ulusal Galeri, Rustaveli Tiyatrosu, Zurab Tsereteli Modern Sanat Müzesi, Kashveti Kilisesi gibi önemli yapılar sıralanıyor. Kafe, restoran ve mağazaların da yer aldığı caddenin en ilginç yanı hiç trafik lambasının olmaması ve yayaların karşıdan karşıya geçmek için alt geçitleri kullanması.  
İkinci günümün ilk adresi Kuru Köprü üzerindeki dillere destan bitpazarı. Hava kötü olmadığı sürece haftanın her günü kurulan bu pazarda binlerce çeşit eşya satılıyor. Koleksiyonerlerin ya da meraklıların eli boş dönmeyeceği bir yer burası. Yanındaki park ise onlarca ressamın hayal gücünden tuvale dökülmüş gerçek bir “resim diyarı”. Resimlere hayranlıkla bakarken satıcılarla yaptığım sohbetler beni bir gerçekle yüz yüze getiriyor. Çoğu satıcı aynı zamanda eserlerin de ressamı! Buradaki resim çeşitliliği Avrupa’nın büyük kentlerinin sokaklarında bile görmediğim düzeyde. Tabloların arasında dolaşırken Gürcülerin sanatsal yeteneğine bir kez daha tanık oluyorum. 
Bu tanıklığın da etkisiyle, hayattayken kimsenin tanımadığı, ekmek veya boya karşılığında tabela boyayarak geçimini sağlayan Pirosmani’nin resimlerini görmek için Ulusal Galeri’ye gidiyorum. Öneminin farkına ancak 1920’li, 1930’lu yıllarda varılan ve sonrasında dünyaca kabul gören bu ince ruhlu ressamın hiçbir sanat eğitimi almadan yaptığı tablolardaki naiflik etkileyici. Gudiashvili, Kikodze, Akhvlediani gibi ressamların eserlerine de duyduğum hayranlığı gören ve Tiflis gezimde bana rehberlik eden Levan, beni Zura Gomelauri’nin atölyesine götürüyor. Kapısı herkese açık olan bu atölyede Gürcü sanatının yanında Gürcü misafirperverliğine de tanık oluyorum. Gomelauri, kısa bir süre önce gidip gördüğü Kapadokya’dan etkilenerek yaptığı resmi gösteriyor heyecanla. Uçan bir balon içindeki “tozpembe bir hayatta gelin ile damat” resmi beni gülümsetiyor.
Rezo Gabriadze Kukla Tiyatrosu’nun naif bir sanat eseri olarak kabul edilebilecek saat kulesi kentin simgelerinden biri olarak hafızama yerleşiyor. Zaten bu kentte simge olabilecek o kadar çok şey var ki. Sameba Katedrali, Barış Köprüsü; Gürcü Ana ve Tamada heykelleri, balkonlu evler hatta haçapuri! Bunları düşünerek bana göre kentin en güzel bulvarı Davit Agmashenebeli’ye gidiyorum. Almanların yaptığı Avrupai binalar arasında ilginç bir hikâyesi olan restoranı arıyorum. Barbarestan’ın sahibi Kurasbediani, günün birinde Kuru Köprü’deki bitpazarında 1914 tarihli bir yemek kitabı bulmuş. Yazarı soylu bir aileden gelen şair ve feminist Barbare Jorjadze imiş ve kitabın içerisinde 807 yemek tarifi varmış. Restoranın sahibi aile bütün bu yemekleri altı ay boyunca denemiş ve mevsimden mevsime değişen 165 yemekle menülerini oluşturmuş. İşte size “zaman makinesi”nin gastronomi bölümü! Tiflis’in öncesine gitmek içinse zaman makinesine gerek yok! 20 kilometre uzaklıktaki Mtskheta, Gürcülerin Tiflis’ten önceki başkenti. İki nehrin birleştiği noktada kurulan ve içindeki birçok yapı UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Mtskheta Gürcü kralların hem taç giyme törenlerinin yapıldığı hem de defnedildiği yer olarak değer taşıyor.
Heykeller, köprüler, leziz yemekler şehri Tiflis’in adı “sıcak” anlamındaki “tbili” sözcüğünden geliyor. Pahalı olmayışı onu gezginler için cazip hâle getiriyor. Başkent olmasına rağmen resmiyetten uzak ve yıl boyunca çok sayıda müzik festivaline ev sahipliği yapan bu samimi kent, insanda her mevsim gelme, gelip buradan Gürcistan’ın yemyeşil coğrafyasına doğru yola devam etme, Gürcü kültürünü daha yakından tanıyıp sevme isteği uyandırıyor. Havaalanında beklerken okuduğum motto ise bu duygumu pekiştiriyor: “Tiflis, sizi seven şehir.”
Kulağımda yankılanan Gürcü şarkılarıyla uçağa binerken içimden “Ben de seni sevdim Tiflis.” diyorum.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi