Uruguay’ın başkenti Montevideo bir nehirle okyanusun buluştuğu yerde konuklarını kocaman bir gülümsemeyle karşılıyor. Bu gülümsemenin içinde candombe ezgileri, parıl parıl bir güneş ve sıkı okurların gözlerini kamaştıran kitapçılar da var.

Yazar Eduardo Galeano’nun Café Braseliro’nun duvarında asılı fotoğrafına bakarken “Geç kaldım.” diye düşünüyorum. “Geç kaldım Montevideo’ya gelmeye! Yıllar önce gelmeliydim; çünkü Galeano artık yok bu dünyada!” Oysa müdavimi olduğu bu kafede onunla karşılıklı oturup Latin Amerika’nın söylencelerinden, mate çayından, Uruguay’ın ulusal kahramanı José Artigas’tan konuşmalıydık. Galeano “iyi bir futbol dilencisi” olduğu için Uruguay millî futbol takımının efsanevi kaptanı Nasazzi’nin yel değirmenine benzediğini de söylerdi bana. Sonra sıra benim ülkeme gelirdi. Karısı Helena ile Türkiye’de yaptığı Troya yolculuğunu anlatırdı; o fırtınalı havayı. Ben de ona şaşıracağı bir şeyden söz açardım. Derdim ki, “Senin kentin Montevideo’da, mimarlık öğrencisi Matos Rodríguez’in bestelediği o tango, ‘La Cumparsita’ Türkiye’deki düğünlerde gelinle damadın ilk dansında çalınıyor!” Tam bu hayallere dalmışken garson menüyü getirdi ve Montevideo’da yaşamış şair Mario Benedetti’nin bir dizesi dökülüverdi ağzımdan: “İnsanın birden çıkıveriyor aklından sevdiklerinin hayali”. Ben de Galeano ile konuşma hayalimi bırakıp kahvemi ısmarladım ve bitirince de gerçeğe, Montevideo sokaklarına döndüm.
Bu güvenli kentte limana doğru keyifle yürüyorum şimdi. Güneş peşimi bırakmıyor. Liman, Buenos Aires’e gidecek feribot yolcuları ve cruise gemilerinden inen turistlerle cıvıl cıvıl. Mağazalar özgün eşyalarla, lokantalar müşterilerle dolu. Ressamlar lokanta önlerinde sergiledikleri tablolarını satmak için olası alıcılarla pazarlık ediyor.  Bir gastronomi merkezi olan Mercado del Puerto’da iğne atsan yere düşmüyor. Et yemek isteyenlerin adresi burası. Uruguay’da en lezzetli et, altında odun ya da çam kozalağı yanan ızgara üzerinde pişiriliyor. Asado denen bu yemek pişirme biçimi Montevideoluların da sosyalleşme geleneklerinden biri çünkü çoluk çocuk, akraba, eş, dost bu mangal partilerinde bir araya geliyor.  
Plata Nehri’nin Atlantik Okyanusu ile buluştuğu yerde kurulu Montevideo dost canlısı insanların kenti. Konuşmak için bahane bulmakta ustalar. Yüzlerinden gülümseme hiç eksik olmuyor. Bu olumlu enerji insana yaşam sevinci aşılıyor. Ben de bu sevinçten payımı alıyor ve bir köşede okul harçlıklarını çıkarmak için müzik yapan gençlerden oluşan topluluğun çaldığı candombe ezgileri ile ritim tutanlara katılıyorum. Afro-Uruguay kültürünün bir uzantısı olan bu müzik, her yıl yapılan Llamadas Geçit Töreni ile ünlü Montevideo Karnavalı’nı da taçlandırıyor.   
Limandan sonra, Metropolitan Katedrali’nin de bulunduğu meydana gidiyorum. Matriz Meydanı da denen bu alanın ortasında suları şırıl şırıl akan çeşmenin çevresi turist kafileleriyle dolu. Rehberleri onlara meydandaki simya sembollerinden ve sır dolu işaretlerden söz ediyor. Ağaçların üzerinden yeşil papağanların sesleri geliyor. Metropolitan Katedrali’nin Montevideoluların yaşamında önemli yeri var. Ortak üzüntüler ve sevinçlerde bu katedralde bir araya geliyorlar. Sarandí Caddesi’nde sokak tezgâhları açılmış. Satıcılar takılar, küçük ahşap heykeller, deri eşyalar, el yapımı objeler satıyorlar. Dostlarıma birkaç hediye aldıktan sonra öğle yemeğimi Restoran 1792’de mi yoksa Jacinto’da mı yiyeceğime karar vermeye çalışıyorum. İlkini akşam yemeğine ayırıp Jacinto’yu seçiyorum. İtalyan ve İspanyol mutfaklarından esintiler taşıyan bu restoranın lezzetli et ve balık yemeklerinin yanında şahane ekmekleri de var. Tatlı olarak dulce de leche’li ve dondurmalı affogato jacinto’yu öneririm. 
Yemekten sonra yeniden çıktığım sokaklarda insanların gülümsemelerine karşılık verirken mutluluğun Montevideoluların kanına işlemiş bir duygu olduğundan artık eminim. Sonrasında vardığım Özgürlük Meydanı (Plaza Independencia) 18 Temmuz Caddesi’nin (Avenida 18 de Julio) de başladığı yer.  1923’teki açılışında yüz bini aşkın insanın bir araya geldiği Artigas anıtı, bir sanat abidesi olan Solís Tiyatrosu’na çok yakın. Sembolü yükselen bir güneş olan ve 1856’da açılan tiyatro 2008’de restore edilmiş. Vivien Leigh’den Andres Segovia’ya, Isadora Duncan’dan Enrico Caruso’ya birçok yıldız burada sahne almış. Bu yapı yalnızca tiyatro oyunlarının değil, opera ve bale gösterileri ile Montevideo Filarmoni Orkestrası’nın da sahnesi. Latin Amerika’nın en önemli sanat merkezlerinden olan Solís Tiyatrosu’nun localarından birinde oturup salonu dolduran ezgilere kulak verenler ne kadar şanslılar!  Solís Tiyatrosu kadar ünlü bir yapı da Salvo Sarayı. Otel olarak tasarlanıp 1928’de açılmış. Tuhaf denilebilecek mimarisi ve yüksekliği nedeniyle fark edilmemesi imkânsız. Salvo Sarayı’na belleğimdeki yeri hiç silinmesin diye uzun uzun bakıyorum. Sonra, 100 yıl önce bu binanın olduğu yerde bulunan Café la Giralda’da, ilk kez bir topluluk önünde çalınan “La Cumparsita”yı ıslıkla çalmaya başlayarak kenti keşfe devam ediyorum.
Kentte birbirinden ilginç müzeler var: Karnaval Müzesi, Tango Müzesi, José Gurvich Müzesi, Futbol Müzesi, Torres-García Müzesi, Gaucho ve Para Müzesi yalnızca birkaçı. Juan Manuel Blanes Güzel Sanatlar Müzesi resimseverler için kaçırılmayacak bir fırsat. Adı bile bir davet niteliğinde olan Romantik Müze inceliklerle dolu dekorasyonu ile göz alıcı. Birçok değerli müze-evi de bünyesinde barındıran Ulusal Tarih Müzesi, Kolomb öncesinden XX. yüzyılın ortasına kadar ülkenin tarihini öğrenmenizi sağlayacak. Bu arada, edebiyata meraklı olmayanlara bile Montevideo’daki kitapçıları dolaşmalarını öneririm. 50 binden fazla kitabı bulabileceğiniz Puro Verso’yu; Librería Anticuaria El Galeón, El Sagitaria Libros, Papacito ve diğerlerini… Ama Librería Linardi y Risso’ya mutlaka uğramalısınız. Neden mi? Bir kitapçının kitaplara nasıl bir sevgi beslediğini görmek için! Galeano buranın müdavimi olduğu için! Neruda, Borges, Cortázar, Coetzee ve Llosa gibi beş dev yazarın (ki içlerinden üçü Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış beş yazardan söz etmiş oluyoruz) buradaki kitaplar arasında düşlere daldıktan sonra imzaladıkları anı defterleri için!
Artık “edebiyat denizi”nden ayrılıp kendimi Plata Nehri’nin kıyılarına atma zamanı geldi. Rambla, 20 kilometre uzunluğundaki kumsallarında binlerce insanın sularla kucaklaştığı bir sahil şeridi. Bisiklete binenlerle, sağlık için koşanlarla dolu. Pocitos Plajı’nda kendisinden şemsiye kiraladığım adam, “Buraya eskiden çamaşırlarını yıkamak için gelirmiş insanlar. Kumlarda küçük çukurlar açıp dalgaların bunları suyla doldurmasını bekler, sonra da içlerinde çamaşırlarını yıkarlarmış.” diyor. Bir kez daha gülümsüyorum kalpleri de çamaşırları gibi temiz insanların ülkesinde. Birden fark ediyorum ki sanki dev bir Uruguay bayrağı dalgalanıyor başımın üzerinde: Parlak sarı bir güneş, masmavi bir gökyüzü ve bembeyaz rengi martıların… Galeano’nun kısa bir öyküsü geliyor aklıma. O öyküde Helena denizin karşısından bir türlü ayrılamıyor, sonunda denize küçük tekerlekler takıp onu yanında götürüyordu. Ben de denize doğru koşarken, “Ayrılamayacak kadar çok sevdiğim Montevideo’ya küçük tekerlekler taksam Türkiye’ye dönerken yanımda götürebilir miyim?” diye düşünüyorum. Üstüme gelen dalgalar bu imkânsız düşüncemi fark edip köpük köpük gülüyorlar!  

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi