İstanbul, tarihinin derinlerine indikçe daha çok içine çeker insanı, daha çok sevdirir kendini. Ve bu büyülü şehir, sırlarını sadece kendisini görmeye gelenlere anlatır. Bazen bir sarayda, bazen askerî bir müzede, bazen de küçük bir galeride yaşattığı güzel anlarla daha da mutlu eder ziyaretçilerini.

Bir müze çalışanı olarak hafta sonumu İstanbul'un dört müzesini gezmeye ayıracağımı söylediğimde şaşkın bir ifade bürüdü mesai arkadaşlarımın yüzünü. Oysa yeni tanıştığımız veya çoktandır bildiğimiz birinin hikâyelerini nasıl ilgiyle dinliyorsak bir şehrin tarihini dinlemekten de keyif alırız.
İstanbul görmüş geçirmiş, başından acı tatlı birçok olay geçmiş bir şehir. Denizcilikten tutun da kültüre ve sanata, paha biçilemez hazinelerden savaş araç gereçlerine ve arkeolojik eserlere ve kalıntılara dek sayısız tarihî mirasın sahibi.  Bu hikâyeyi en başından dinlemek için şehrin müzelerine, diğer bir ifadeyle köklerine doğru yola çıkıyorum. 

Türk ve İslam Eserleri Müzesi
Sultanahmet Meydanı her zamanki gibi renkli, hareketli ve neşeli. Fotoğraf çekenler, adres soranlar, tarihî kapıların önünde sıraya girenler… Yerde kırıntıları yemek için üşüşen güvercinleri rahatsız etmeden adım adım yaklaşıyorum İbrahim Paşa Sarayı binasının içinde yer alan Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ne. 
Kanuni Sultan Süleyman’ın veziriazamı İbrahim Paşa’nın sarayının girişinde müze kurucularının fotoğrafları karşılıyor beni.  Bu sıcak karşılamanın ardından başlıyor medeniyetler geçidi. Rakka, Samarra gibi erken İslam döneminden Osmanlı'nın sonuna kadar her devletten çeşitli eserleri gözden geçiriyorum galeri hâline getirilen odalarda. Cizre Ulu Camii’nin 800 yıllık süslü, devasa maden kapısına dakikalarca bakıyorum. Şam Emeviye Camii’nden getirilen eşsiz yazma eserlerin solmayan renk ve desenleri herkes gibi beni de kendine hayran bırakıyor. Kulağıma gelen “Salavat”tan anlıyorum Mukaddes Emanetler'e yaklaştığımı. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ayak izinin ve sakalından tellerin sergilendiği odadan asıl mekâna, Divanhâne'ye geçiyorum. Sarayın merasim salonu Divanhâne'de sergilenen Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait paha biçilemez halılarla noktalıyorum ilk müze turumu.
Dışarı çıkıyorum ama sanki hâlâ müzedeyim. Karşımda Bizans'tan kalma Dikilitaş, Apollon Tapınağı'ndan getirilen Yılanlı Sütun ve yanında Örme Sütun var. Tarihin içinde hayat, soğuk havaya rağmen devam ediyor. Közde mısırın kokusu kestane kebaba karışıyor. Ben tercihimi salepten yana kullanıyorum. Salebin göğe yükselen buharı havayı, tarçını içimi ısıtıyor. Buna ihtiyacım var çünkü ikinci durağım içinde vaktiyle İbrahim Paşa gibi devlet adamlarının yetiştirildiği, bugünün müzesi bir yapı: Topkapı Sarayı.

Topkapı Sarayı Müzesi
Osmanlı İmparatorluğu'nun üç buçuk asır boyunca üç kıtayı yönettiği bir merkez Topkapı Sarayı. Padişahın ve ailesinin evi aynı zamanda. Üç kapı ve dört avludan oluşan, tam 700 bin metrekarelik bir yapılar topluluğu. Devletin gücünü simgeleyen görkemli ilk kapıdan, Bâb-ı Hümâyun'dan giriyorum içeri. Yoğunluğa şaşırmıyorum çünkü Türkiye'nin en fazla turist ağırlayan müzesi burası. Biletimi, sesli rehberimi ve gezi haritamı alıp başlıyorum tarih yolculuğuna.  Bâb-ü’s Selâm’ı, padişah dışında kimsenin önünden at sırtında geçemediği kapıyı da geride bıraktım. Restorasyonu yeni biten saray mutfaklarını geziyorum. İçinde her gün yaklaşık 4 bin kişiye yemek pişirilen mutfaklarda neler yok ki!.. Kıyma makinesinden bıçağa, kahvenin kavrulmasından sunumuna kadar kullanılan araç ve gereçlere, Çin ve Japon porselenlerinden mamul küp ve kavanozlara uzanan bir yelpazede objelerin sergilendiği kiler bölümü, Osmanlı'da yemek kültürünü canlı canlı anlatıyor bana.
Topkapı Sarayı'na dışarıdan bakıldığında en net görülen yerde, Adalet Kulesi'nin önündeyim. Adaletin her şeyin üstünde olduğunu simgeleyen bu kule ve Dîvân-ı Hümâyun toplantılarının yapıldığı Kubbealtı’nda saatler geçirebilirim ama beni bekleyen bir avlu daha var. Son kapı Babüssaâde’den geçerek üçüncü avluyu geziyorum bu defa. Buraya Enderun Meydanı da deniyor. Enderun, devlet adamlarının yetiştirildiği yer olarak biliniyor. XV. ve XVI. yüzyıllarda Enderun'da genç erkek öğrencilerin sayısı 100-150 civarında. Eğitimini başarıyla tamamlayanların en büyük arzusu bir an önce görev alıp saraydan ayrılmak ve taşrada tecrübe kazanıp paşalığa, sadrazamlığa kadar yükselmek.
Enderunlu olmadığı hâlde bu hayali gerçekleştirenlerden biri geliyor aklıma, avlunun deniz tarafında seyre dalınca: Kaptanıderya Barbaros Hayreddin Paşa. Şehir hatları vapurları, motorlar; tarihî kadırga ve kayıklara dönüyor ibre bir anda çünkü aklımda Deniz Müzesi'ne gitmek var. Topkapı'dan ayrılırken müze hakkında bilgiler veren sesli rehber son notları aktarıyor. Yeniçerilerin Divan Meydanı'nda yaptığı savaş hazırlıkları, saray aşçılarının yemek pişirme telaşı, yeni doğan bir şehzadenin şenliklerine dair cümleler yankılanıyor kulaklarımda.

Deniz Müzesi
Osmanlı'nın denizlere hükmeden ünlü paşası Barbaros Hayreddin'in adını taşıyor vardığım iskele. Beşiktaş içlerine doğru bir iki adım atar atmaz da anıtı çıkıyor karşıma. Sadece anıtı değil, mezarı da burada. Mimar Sinan'ın Kaptan Paşa için yaptığı türbenin önünden geçerek Deniz Müzesi'ne giriyorum. Dev bir kadırga karşılıyor beni. Osmanlı sultanlarının yakın sularda kullandığı 24 Çifte Kürekli Kadırga, dünyada günümüze aslını koruyarak kalmış tek örnek olarak biliniyor.
Altın varaklı saltanat kayıklarını piyade kayıkları ve saray halkı tarafından kullanılan diğer kayıklar izliyor. Orhaniye Fırkateyni’ne ait 14 metrelik, dünyanın en büyük gemi baş arması ve İstanbul’un fethinde Bizanslılarca Haliç’in girişine gerilen zincir büyüleyici. Savaşlarda kullanılan top, tüfek, tabanca ve bombalar, torpido ve mayınlar, seyir aletleri ve sancaklar da görülmeye değer. Kürekten kadırgaya dek denizcilik tarihimizin kodları bu müzede gizli. Her gün önünden geçtiğim bu kapıdan içeri girmek için neden bu kadar geç kaldığımı soruyorum kendi kendime. Müzenin tarihî kalıntılarla harmanlanmış kafesinde kısa bir molayla güç topluyorum. Çünkü bu turda edindiğim tüm bilgileri bütünleyecek bir adrese yol alacağım; Askerî Müze'ye.

Askerî Müze
Koleksiyon zenginliği ve çeşidi açısından dünyanın sayılı müzelerinden birindeyim. Tarihi XV. yüzyıla kadar dayanıyor. Toplar, tanklar, uçak ve helikopterler daha bahçede karşılıyor beni. Türk ordusunun ilk tankı, kahraman asker Seyit Onbaşı’nın heykeli, bombardıman uçağı… Bir savaş filminin setindeyim sanki. İçerisi daha da etkileyici. Dönem ve konusuna göre sınıflandırılmış silahlar, askerî üniformalar, sancaklar ve bayraklar, çadırlar…  Uzunca bir koridor boyunca ilerlerken bir galeri ziyaretçi yoğunluğuyla dikkatimi çekiyor. Atatürk'ün Harbiye'de okuduğu sınıf burası. Mustafa Kemal Atatürk kırmızı fesi ve üniformasıyla, ahşap sırasında, arkadaşlarıyla birlikte tarih dersinde. Sobası, kadife perdeleri, kitapları ve ders araç gereçleriyle sınıf hiç terk edilmemiş gibi.
Askerî Müze'nin art arda salonları, burada geçirilecek bir tam güne değer büyüklükte. Kılıç, kalkan, zırh, miğfer derken vaktin nasıl geçtiğini fark etmedim ama saatin 15.00'i gösterdiğini Atatürk Salonu'na doğru yaşanan koşturmadan anladım. Tüm ziyaretçiler gibi ben de Mehter konserini dinlemek için yerimi aldım. Kös konuldu, ellerinde tuğlarla sahneye çıkan Mehteran Bölüğü’nün okuduğu marşlarla da savaş meydanlarında geçen sahneler birebir yaşatıldı âdeta.
Zihnimde dönen Hücum Marşı, insanların ayak sesine karışıyor. Harbiye'den Nişantaşı'na doğru akan kalabalığa bırakıyorum kendimi. Gün boyunca gezip gördüğüm müzelerdeki objelerin yerini sanat, moda ve alışveriş vitrinleri alıyor. Tarihle vedalaşmanın vakti diye düşünüyorum çünkü İstanbul bu ışıltılı caddede tüm albenisiyle karşımda duruyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi