Bitmeyecekmiş gibi görünen sahiller, renk ve ışık oyunlarının buluştuğu göller, mitolojik hikâyelerde adı geçen antik kentler… Aydın’da apayrı bir dünya var: Kültürlerin birbirini tamamladığı alegorik bir dünya.

Bugüne dek güzel fotoğrafların peşine düşüp Türkiye’deki birçok yere yolculuk ettim. Ancak Aydın yolculuğum hepsinden farklı ve heyecan vericiydi çünkü bu yolculuk benim için şehrin iç içe geçmiş tarihî ve kültürel katmanları arasında gezinmek, ışığın en duru olduğu zamanlarda doğadaki değişimlerle ortaya çıkan güzellikleri görmek demekti. Şehre vardığımda her şey Ara Güler'in Aphrodisias Çığlığı adlı kitabında anlattığı gibiydi: “Koyu sarı güneş, şehrin üstüne altın rengi bir büyü serpiyordu. Gök koyu maviydi, ama sarı ışığın hüzmeleri aydınlık ve parlaktı.” “İçimizi ısıtan neşeli kış güneşinin tadı sahilde en iyi çıkar.” diye düşünerek Kuşadası’na doğru yola koyuldum. Zeytinliklerle kaplı tepeler arasındaki yılankavi yol beni göz alıcı Kuşadası sahiliyle buluşturdu. Mavi ile yeşilin, tarih ile doğanın uyumunu yansıtan dantel gibi kıyılar… İlçenin sembolü ve uğuru sayılan, ince, uzun bir mendireğin sahile bağladığı Güvercinada, kayalar üzerinde inşa edilmiş kalesi ile film kareleri içinden çıkmış sanki. Türkiye'nin başlıca deniz kapılarından biri olan bu ilçe, Antik Çağ'da da Anadolu kıyılarının işlek limanlarından biriydi ve her zaman güzeldi. Birçok kaynakta tarihçi Herodot'un gözde şehri olarak anılmış. Son 50 yıl içinde de İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'ten ABD eski Başkanı Jimmy Carter'a, şarkıcı Peppino di Capri'den Papa II. Jean Paul'e dek birçok ismi ağırlamış. Buradaki ilk durağım, XVII. yüzyılda yapılan Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı oluyor. Kervansarayın revaklarla çevrili geniş iç avlusunda dolaştıktan sonra, çarşının içinden geçerek eski Kuşadası evleriyle dolu Camiatik Mahallesi’ne uğruyorum. Ardından da sarp kanyonların dağları yararak eşsiz koylar oluşturduğu Dilek Yarımadası'na geçip Bizans döneminde önemli bir inanç merkezi olan Kadıkalesi'nde, Samos (Sisam) Adası'na karşı huzur verici manzaranın tadını çıkarıyorum. 
Hayatın renklerini kovalamaya alışkın gözler için Aydın, görsel harikalar galerisinden farksız. Yörenin doğal güzelliklerini keşfetmek üzere kırlara gitmek iyi fikir. Kuşadası’ndan Söke’ye giden yolun bitmesini hiç istemiyor insan. İyonlardan Osmanlılara tarih boyunca sayısız uygarlığa bereket dağıtan Söke Ovası'nın Ege Denizi'yle buluştuğu sığ kıyılar kilometrelerce uzunlukta. Asırlık taş evleri ve zeytinliklerle kaplı tepeleriyle Doğanbey köyü Toskana vadilerini aratmıyor. Büyük Menderes Nehri'nin taşıdığı alüvyonlar nedeniyle deniz, kara ve lagün iç içe. El değmemiş harabelerle dolu tepelerden Karine Gölü'ne uzanan dolgu yol sazlıkların ve nar ağaçlarının arasından su kıyısına gidiyor. Civar, ilginç kuş türleriyle dolu. Kış aylarında pembe flamingo sürüleri geliyor. Dalyanın ağzındaki balıkçı kolonisi ise Steinbeck öykülerinden çıkmış gibi... Balıkçılar, her yıl mayıs ayına doğru denizin ağzını on binlerce kargıdan oluşan doğal bir çitle kapatıyorlar. Böylece içeride kalan balıkları kış aylarında rahatça avlıyorlar. Buradan bakınca denizden kilometrelerce uzakta kalan Ege Bölgesi'nin en büyük gölü Bafa'nın bir zamanlar büyük ve korunaklı bir körfez olduğuna inanmak zor. Gizemli bir kayalar ormanını çağrıştıran Latmos (Beşparmak) Dağları’nın eteklerindeki göl ve kıyıları ise sayısız hazine saklıyor: manastırlarla süslü adacıklar, 9 bin yıllık mağara resimleriyle bezeli kaya kovukları, Herakleia antik kentinin kalıntıları ve Anadolu mitolojisinin en güzel hikâyeleri!
Aydın’a gelip yöredeki antik kentlere ve kutsal alanlara kayıtsız kalmak mümkün mü? Antik Çağ'ın yedi bilgesinden biri olan matematikçi Thales'in memleketi, filozoflar yurdu Milet burada. Tarihteki ilk ızgara planlı şehir olan, Büyük İskender'in gözdesi Priene burada. Antik Çağ’ın en büyük tapınaklarından birine ev sahipliği yapan Didyma, Aydın'ın simgesi üç gözlü Tralleis burada. Adını Menderes Nehri’nden alan antik şehir Magnesia Meander, eski bir Karia kenti olan Alabanda,  Alinda, Gerga ve Nysa da… Çevresinde yaptığım tarih yüklü geziden sonra şehrin içine dalıyorum. Etrafındaki antik şehirlerde ortaya çıkarılan eserlerin sergilendiği Arkeoloji Müzesi'yle XVIII. yüzyıldan kalma Osmanlı eseri Zincirli Han'ı, tarihî camileriyle Aydın yılda yaklaşık dört milyon turist ağırlayan modern bir kent aynı zamanda. Cihanoğlu Külliyesi'ni, Efeler'deki Türkiye’nin ilk Tales Matematik Müzesi'ni, Kuşadası'ndaki Oleatrium Zeytin ve Zeytinyağı Tarihi Müzesi'ni, Balat köyündeki İlyas Bey Camii'ni ve Germencik kaplıcasını listenize ekleyerek Aydın gezinizi zenginleştirmek elinizde. Priene yakınlarındaki Güllübahçe köyü ise zeytin ağaçlarıyla örtülü tepeleri, denize bakan yumuşak eğimli vadisi; ressam, yazar ve bilim insanlarının yaşadığı zarif taş evleri, dünya güzeli küçük köy meydanı ile Ege’nin ruhunu Batı Anadolu’ya taşıyor. Osmanlı döneminde Güzelhisar adıyla anılan Aydın, Millî Mücadele'de yiğit efeleriyle nam salmış. Efe kültürü yörede gerek oyunları gerekse sembol hâline gelmiş körüklü çizmeleriyle günümüzde de yaşıyor. Söke'nin çeyrek asırlık körüklü çizme zanaatkârı İhsan Taş, yüzde yüz doğal malzemeden yaptığı çizmelerin yerel kültürün önemli bir parçası olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Giyenin yürüyüşü değişir, efe gibi yürür.” Aydın'daki körüklü çizmelerin yanı sıra, Priene Pazarı'nda el yapımı bez bebeklere, Yenipazar’da “tel kırma” denen iğne oyalı yazmalara, renk renk Yörük kilimlerine, Karacasu Çarşısı'nda hediyelik mini semerlere, el yapımı yorgan ve yastık kılıflarına göz atmadan geçmiyor şehre gelenler.
Şehri geride bırakıp Ege’nin ışıklı peyzajı arasında yol ala ala Tavas yönünde ilerliyorum. Ortaklar Dörtyol'da mola verip çöp şiş yemek, artık Aydın'a özgü bir klasik. Ayrıca İzmir - Aydın otoyolu çıkışında meşhur Çine köftesinin, Didim'de mevsim balıklarının, Karacasu Çarşısı'nda ya da Yenipazar'da nefis pidelerin, zeytinyağlı mezelerin, tahinli kabak tatlısının, tandır kebabının ve turunç reçelinin tadına bakmak tercihinize kalmış. Yemek molasından sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna uzanan Millî Mücadele'nin kahramanlarından Yörük Ali Efe adına kurulan müzeyi gezmek için uğradığım Yenipazar, Türkiye'nin “yavaş şehir”lerinden biri.  Sakin ve sessiz bir hayat süren Yenipazar insanları yüzlerinde bir gülümsemeyle karşılıyor ilçelerine gelen misafirleri.
Nazilli'ye bağlı Arpaz da (Esenköy) yolumuzu uzatmaya değecek kadar ilginç bir yer. XVIII. yüzyılda Rodoslu taş ustalarının inşa ettiği Cihanoğlu Kulesi'nin pitoresk görüntüsünü hemen arkasındaki dünya güzeli Türk konağı ve sırtını yasladığı tepe üzerindeki Karia kenti Harpasos'un dev taş bloklarından kalanlar tamamlıyor. Nazilli'nin kapı komşusu Kuyucak, Türk edebiyatının özgün yazarlarından Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf romanına ilham vermiş. 
Afrodit'in efsanevi kentine yaklaştıkça Ara Güler'in Afrodisias fotoğrafları gözümde canlanıyor. Güler'in Aydın'ın doğu ucundaki bir barajın fotoğraflarını çekmek için gittiği ve şoförünün yolu kaybetmesiyle tesadüf eseri keşfedip dünyaya tanıttığı Afrodisias, önce kenti koruyan antik surları, ardından da Tetrapylon denen anıtsal kapısıyla görüş sahama giriyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan antik kentin girişindeki meydanın bir ucu Afrodisias Müzesi'ne, bir ucu ise Ara Güler Sergisi'ne açılıyor. Ara Güler gibi ben de Afrodisias'ın etkileyici sokaklarında geziniyorum. Bol bol fotoğraf çekip antik tiyatronun taş basamaklarında “Aydın’ın geçmişteki ışığı bugüne kadar ulaşıyor; ben de şimdi bu ışığın içindeyim.” diye mırıldanıyor ve ekliyorum: “Aydın sen gerçek bir mutluluk kaynağısın.” 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi