Bavyeralı Münih, ziyaretçilerinin kalbini çalıyor. Nymphenburg Sarayı’ndan Residenz’a, Bavaria Filmstadt’tan Müzeler Bölgesi’ne kadar zarif, estetik ve şık görüntülerle karşılaşacağınız bu Alman kenti görülecek yerler listesinde yer almayı her zaman hak ediyor.

Güneşin bulutların arasından sıyrılmayı başardığı bir kış günü Nymphenburg Sarayı’nın insana uçsuz bucaksızmış duygusu veren bahçesinde yürüyorum. Başlarına şapkalarını, ellerine eldivenlerini geçirmiş birçok insan bahçedeki göletin kıyısında benim gibi geziniyor. Suyun kenarında uyuklayan Kanada kazları ve kuğular kış güneşinden paylarını alıyor. Bundan bir saat önce  sanatın güzelliğinden ve Nymphenburg Sarayı’nın ihtişamından da ben payımı aldım! 1664-1674 yılları arasında inşa edilen saraya sonraki yıllarda yeni yapılar eklenmiş. Saray, mitolojik öykülerin anlatıldığı tavan freskoları, renkli duvar resimleri, Eski Mısır ve Çin etkilerinin görüldüğü odaları, bahçesindeki birbirinden güzel köşkleri, usta işi ahşap süslemeleri ve kraliyet ailesindeki kadınlarla üst sınıflardan başka kadınların resmedildiği tabloların yer aldığı Kral I. Ludwig’in “Güzelliklerin Galerisi” ile baş döndürücü. Sarayın bahçesinden ayrılmadan önce buraya bir bahar günü çiçekler açtığında yeniden gelmeyi planlıyorum. Şimdiyse Münih’in kalbine inme zamanı.
Münih’te yaşayan insanların bu kentte doğmuş olsalar ya da buraya sonradan yerleşseler de ortak bir duyguları var: Münihli olmaktan gurur duyuyorlar. Sadece Almanya ve Avrupa için değil, dünya için de önemli bir kent burası. Global şirketlerin ve finansal kuruluşların merkezleri burada. Kent iletişim ve reklam sektörlerinde ilk sıralarda. Moda, sigorta, eğitim ve sinema alanlarında da söz sahibi. Modern dünyaya böylesine adapte olan açık görüşlü Münihliler, kentlerinin tarihî dokusunu ve kültürel alışkanlıklarını da korumaya özen göstermişler. Bu çeşitliliğin merkezinde Marienplatz var. Yalnızca yaya trafiğine açık olan bu meydanda sokak satıcılarından Bayern Münih futbol takımının şampiyonluğunu kutlayan taraftarlara kadar herkes kendine yer buluyor. Alte Rathaus ve Neue Rathaus (Eski ve Yeni Belediye binaları) bu meydanda. Yeni Belediye Binası’nın kulesindeki mekanizmayla çalınan melodi ve dans eden 32 insan figürü, her gün öğlen 11.00 ve 12.00’de tekrarlanan (mart-kasım aylarında ek olarak saat 17.00’de) bu ritüeli izlemek isteyen turistleri meydana çekiyor. Kiliseler ve Eski Belediye Binası’nın Gotik kulelerinden birinin içindeki Oyuncak Müzesi meydanı çevreliyor. Ben de bir müzik meraklısı olarak buradaki Ludwig Beck mağazasının CD ve DVD’lerin bulunduğu katına çıkıyorum. Zor bulunur caz CD’lerinden opera kayıtlarına, klasik müziğin benzersiz kayıtlarından konser DVD’lerine kadar müthiş bir müzik arşivinde kendimi kaybediyorum. Arşivin güzel yanı, satın alma kararı vermeden önce size CD’leri dinleme imkânı sunması.
Zaman kaybetmemek için yemeği Yiyecek Pazarı (Viktualienmarkt) yakınlarındaki lokantalardan birinde yiyorum. Sonrasında gittiğim Residenzstrasse (Residenz Caddesi), Almanya’nın kent merkezindeki en geniş sarayı Residenz’in önünden geçiyor. XIV-XIX. yüzyıllar arasında Wittelsbach ailesinin malikânesi olan saray, 112 odalı etkileyici bir yapı kompleksi. Başımı kaldırıp 69 metre uzunluğundaki Antiquarium Salonu’nun tavanındaki resimlere öyle hayranlıkla dalıp gitmişim ki sırtüstü devrilme tehlikesi atlatıyorum!  Residenz’in içindeki Hazine bölümünde birbirinden değerli parçaları gördükten sonra Cuvilliés Tiyatrosu’nun koltuklarında oturuyorum. Tiyatro bana “Dünyanın en güzel Rokoko tiyatrolarından biriyim ben.” diyor, ben de “Haklısın” anlamında sallıyorum başımı.  Günümü Odeon Meydanı’nda (Odeonsplatz) tamamlamadan önce Hofgarten’den geçiyorum. Soğuğa rağmen anneler bebek arabalarıyla çocuklarını bu bahçede dolaştırıyorlar. Küçüklerin kış şartlarına alışmaları için de yapılan bir gezinti bu belli ki. Siz baharda buraya gelip çakıl taşlarıyla döşenmiş patikada yürürseniz bahçenin ortasındaki kasrın kubbesinin altında Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini çalan yetenekli kemancıları dinleyebilirsiniz. Kentin bir diğer parkı da Englischer Garten (İngiliz Bahçesi). Münihliler bahar aylarından sonbahara kadar bu parkı dolduruyorlar.
Ertesi günü sanatla iç içe geçirmeye kararlıyım; şık butiklerin sıralandığı Leopoldstrasse'de (Leopold Caddesi) sabah kahvemi yudumluyorum önce. Caddenin bulunduğu Schwabing semti aralarında Klee, Kandinsky ve Mann gibi birçok sanatçıya ev sahipliği yapmış. Gelip geçen insanlara bakarken bir yandan da Nobel Edebiyat Ödülü’ne de değer görülen Thomas Mann’ın Doktor Faustus romanını düşünüyorum. Sonra Maxvorstadt’ın zarif sokaklarını arşınlayıp dünyaca ünlü sanat müzelerine ev sahipliği yapan, Sanat Bölgesi (Kunstareal) olarak bilinen bölgeye uzanıyorum. 
Neue Pinakothek’teki (Yeni Resim Müzesi) eserler arasında XIX. yüzyılda yaşamış Alman ressamların imzasını taşıyan manzara resimleri var. Overbeck’in tablolarının şiirselliği, Koch’un Schmadribach Çağlayanları, Stieler’in Goethe portresi beni  çok etkiliyor. Ziyaretçilerin çoğuysa müzedeki zamanlarının büyük bir bölümünü ünlü İzlenimci ve Art-izlenimci tablolara ayırıyor. Müzenin isminde “yeni” kelimesi geçse de bu göreceli bir kavram. Theresienstrasse’nin (Theresien Caddesi) öbür yanında yer alan Alte Pinakothek’te (Eski Resim Müzesi) sergilenen Orta Çağ başyapıtlarına kıyasla buradakiler gerçekten de yeni. Raffaello, Leonardo, Titian, El Greco, Rubens, Rembrandt, Boucher’e rağmen Alte Pinakothek’in yıldızı bence Albrecht Dürer’in otoportresi. Müzelerin en sevdiğim yerlerinden biri de sergilenen yapıtlara özgü eşyaların satıldığı mağazaları. Kartpostallardan dekoratif objelere, şemsiyelerden takılara kadar satılan her şey sanatsal bir  estetikle üretilmiş. 
Pinakothek der Moderne’de ise (Modern Resim Müzesi) aralarında Salvador Dalí’nin, Max Beckmann’ın tablolarının da yer aldığı çağdaş eserlerin yanı sıra motorlu taşıtlar da dâhil birçok tasarım ürünü var. 2002 yılında ziyarete açılan Pinakothek der Moderne’nin beton ve camdan oluşan dış görüntüsü son derece sade. İçeride gün ışığını müzenin lobisine dolduran, camdan yapılma beyaz kubbeyi yakından inceliyorum; tasarımındaki iç içe geçmiş çemberler yavaşça değişen gölge ve ışık desenleri oluşturuyor. Bölgedeki diğer müze olan Brandhorst Müzesi’nin çok renkli cephesinin ardında, Cy Twombly’nin eserlerinin Amerika Birleşik Devletleri dışındaki en büyük koleksiyonu sergileniyor. 
Münih’e gideceklere önerebileceğim yerler az değil. Teknoloji ve mühendislikle ilgilenenlere, içinde Zeiss Planetaryum’un da yer aldığı Deutsches Museum; müzik eşliğinde buz pateni yapılan Olimpiyat Parkı; sinema sektörünün arka planına da tanık olacağınız ünlü Bavaria Filmstadt; Linderhof Sarayı, Herrenchimsee Kalesi, Starnberger Gölü ve çevresi… Ünlü şeflerin mutfaklarını arayan gurmeler için Tantris, Königshof, Ederer, Lenbach ve Vinaiolo restoranları kapıları açık bekliyor. Moda ve alışveriş meraklılarının Münih’ten ayrılmaları ise zor! Birbirinden özel tasarım ürünlerle süslenmiş mağazaları görebileceğiniz Kaufinger, Neuhauser, Theatiner, Maximilian, Sendlinger, Leopold gibi sokak ve caddeler ile Odeon Meydanı çekiciliğini her zaman koruyor.
Münih yolculuğumu bir masal şatosuyla taçlandırarak tamamlamak istiyorum!  Kente 89 kilometre uzaklıktaki, bir peri masalı dekoru duygusu uyandıran Neuschwanstein Kalesi’ne beni götürecek trene tam da bu nedenle binerken, Thomas Mann’ın çantamdaki Büyülü Dağ romanı kendisini elime almamı ve kaldığım yerden okumaya devam etmemi bekliyor. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi