Manila’da başlayıp Cebu’da biten unutulmaz maceram, Kolonyal tarihe sahip modern bir şehri ve hem su üstünde hem de su altında doğal güzellikleri keşfettiğim bir serüvene dönüşüyor. Üstelik sürekli artan bir tempo ve hayranlıkla!

Büyük, iddialı ve şamatalı. Körfez kıyısında bir metropol olan Manila'yı görmezden gelmek pek de mümkün değil. Filipinler’in kuzeydeki Luzon Adası’nda yer alan başkentinde üç gün geçiriyorum. Kente ayak bastıktan sonra, uzun süredir görüşemediğim birkaç arkadaşımla buluşup gelişigüzel gezmeye başlıyoruz. İspanyol döneminden kalma tahkimat duvarı Intramuros’u, dünyanın en eski Çin mahallesi Binondo’yu ve Rizal Parkı’ndaki yepyeni Ulusal Doğal Tarih Müzesi'ni görüyoruz. Karanlık çökünce ise iki alternatifimiz var. Biri devasa bir alışveriş kompleksi olan Mall of Asia. Burası denize hâkim bir konumda kızıl bir gün batımı eşliğinde güzel bir yemek vadediyor. Diğeri de saklı bir cevheri andıran kafeler ve sanat mekânlarıyla Makati City’deki Poblacion adlı nezih yerleşim bölgesi.
13 milyonluk nüfusuyla bu yoğun metropol nereye gideceğini bilenler için oldukça cazip bir yer. Yine de cennetvari bir tatil burnumda tütüyor. Neyse ki 7 bin 600’den fazla adasıyla dünyanın en büyük takımadası olan Filipinler doğal güzelliklerle bezeli. Başkentten kısa aralıklarla yapılan bir saatlik uçuşlarla gidilen, ince uzun formuyla bir güneyli ada vilayeti olan Cebu kolay ve bir o kadar da güzel bir güzergâh sunuyor. 
Uçak yeni hedefime doğru inişe geçerken pencerenin güneşliğini açıyorum. Aşağıda ufacık adalar topluluğu ile okyanus mavinin, yeşilin sonsuz ve rahatlatıcı tonlarını sererek uzanıp gidiyor. Cebu'nun tropik cennetine varacağım için sabırsızlanıyorum. “Bu tam da ihtiyacım olan şey.” diye düşünüyorum.
Cebu City açıklarında, havalimanının da bulunduğu Mactan Adası’na iner inmez hızlı bir tarih turu için adanın kuzeyine yöneliyorum. Burası ülkenin ilk Kolonyal yerleşimi olduğundan ilk durağım Macellan Tapınağı ve Lapu-Lapu Anıtı. Buradaki eski bir duvar resmi yerli bir kabile reisi ve tarihe dünyanın etrafını gemiyle dolaşan ilk grup olarak geçen İspanyol bir keşif heyeti arasında 500 yıl önce yapılan Mactan Savaşı’nı gösteriyor.
Adanın tarihine uzanan bir keşif turu kimileri için pek önemli olmayabilir ama ben bir günümü bu ulusun Kolonyal kökenini anlamaya ayırdım. Sempatik, keskin zekâlı ve bilgili rehberim Ka Bino Guerrero işimi fazlasıyla kolaylaştırıyor: “Düzen ve kaos üreten çağların ve kültürlerin birleşimini burada göreceksiniz.” diyor adanın mirasını savunarak. “Filipinliler nasıl bir millettir? Bu sorunun cevabını ancak merkezini ve pazarlarını gezerek bulabilirsiniz.”
Mactan, anakara Cebu’ya iki köprüyle bağlanıyor fakat hem daha güzel bir manzara sunan hem trafiğe girmekten kurtaran Topline feribotlarına binerek yarım saatte Cebu City’nin merkezine varıyoruz. Rehberim beni İspanyol yönetiminin hâlâ ayakta duran mimari mirasına götürüyor. Betonarme dükkânlarla, jeepney adı verilen rengârenk küçük otobüslerle dolu dar sokakların arasında mercan taşından yapılmış gösterişli asırlık yapılar hâlâ sapasağlam. Bunların en meşhurları Macellan Kiosku, San Pedro Hisarı ve Hz. İsa’nın bebekliğini tasvir eden, XVI. yüzyıldan kalma ahşap bir heykelin bulunduğu Minore del Santo Niño Bazilikası.
Kenti keşfettikten sonra sıra heyecan verici doğa maceralarına geliyor. Ertesi gün sabah erkenden otobüse binip yaklaşık dört saatte adanın gizli çağlayanlar gibi birçok doğal cevhere ev sahipliği yapan güneybatı kıyısına varıyorum. Bu fotojenik çağlayanlar arasında en sık ziyaret edileni Badian’daki Kawasan Şelaleleri. Kireçtaşından, asılı bir kayanın üzerinden havuza döküldüğünde çözünen mineraller suya parıltılı bir turkuaz rengi veriyor. Neredeyse tüm günümü burada geçirebilirim ama adrenalin seviyesini biraz daha yükseltmeye karar verip kentteki ilk kanyon geçişi operatörlerinden Kawasan Canyoneering ile bir nehir macerasına katılıyorum.
Deneyimli bir rehber eşliğinde ben ve sırt çantalı iki Amerikalı gezgin, motosiklete binip yosun ve eğreltiotuyla kaplı bir kanyonun göbeğine doğru yokuş aşağı yol almaya başlıyoruz. Tepemizdeki dalların yapraklarından geçen güneş, benekler hâlinde üzerimize düşüyor. Araba büyüklüğünde ve kaygan kaya parçalarının arasından geçerken “İnanılmaz!” diyor yolculuk arkadaşlarımdan biri olan Tim Park. Şelaleden  atlamak için gereken cesareti topladığımızda ise heyecan dolu çığlıklarımız kadim vadide yankılanıyor. Ardından kaya bir duvardan kayıp soğuk suya dalıyor ve akıntının bizi taşımasına izin veriyoruz. Beş saat süren keşfimiz Kawasan’ın üst kesimlerinde son buluyor. Korkusuz ve unutulmaz bir final için iplerimizi altımızdaki nehre salıp kendimizi 12 metre yüksekliğindeki bir tepeden aşağı bırakıyoruz!
Filipinler gezegenin en zengin su altı yaşamına sahip ve ben bu sıra dışı dünyayı keşfetmek için Badian’ın kuzeyindeki Moalboal’a yöneliyorum. Ülkenin koruma altındaki en büyük deniz alanını oluşturan Tañon Körfezi’ne uzanan örs şeklinde bir yarımadadaki Panagsama Plajı burada turizmin kalbi hâline gelmiş. Sıra sıra mercan resifinin 18 bin hektardan fazla bir alanı kapladığı bu dar su kütlesi balina köpek balıkları, dugonglar, 14 balina ve yunus türünün de aralarında bulunduğu, yok olma tehdidi altındaki deniz canlıları için önemli bir koridor işlevi görüyor.
Pescador Adası’nın kaleydoskobu andıran mercan duvarlarına daldıktan sonra uskundralı bir tekneyle Panagsama’ya geri dönüyoruz. Grubumuza serbest dalış eğitmenleri Charlie Klehr ve Caroline Sandstedt eşlik ediyor. Burada tüplü dalış yapıp ayrılamayan bu İsveçli çift hayallerindeki projeyi gerçekleştirip Tongo Hill Cottages adında, denizden uzakta, çevre dostu bir tesis kurmuş yakın zamanda. Kıyıdan yalnızca 30 metre uzaklıkta suya tersten dalıp Moalboal’ın en çarpıcı güzelliğinin yani dünyanın en büyük sardalya topluluğunun peşine düştük.
Suya daldığımızda güneş hâlâ gökyüzünde olsa da bir anda etrafımın loşlaştığını hissettim. Perdeyi andıran bir grup gümüş rengi balık üzerimden geçip ilerideki karanlık bir buluta doğru yol aldı. Bu gizemli manzaranın ne olduğunu anlamak için biraz ürkerek de olsa yaklaştım. Zamanla büyüleyici bir hortuma dönüşen bu karaltıda milyonlarca parlak sardalya akışkan şekillere bürünüyordu. 200 metreye kadar uzanabilen bu “sardalya koşusu” avcı türlere karşı bir savunma mekanizması olarak geliştirilmiş. “Hayatınızın en özel dalışlarından biriydi bu.” diyor Charlie döndükten sonra. “Sapan balıklarının sardalyaları avladığını bile görmüşlüğüm var!” Açık denizde yaşayan ve kuyrukları kırbaca benzeyen köpek balıklarından hiç görmemiş olsak da daha büyük balıklar saldırdığında ya da yanlarından bir deniz kaplumbağası geçtiğinde  şekil değiştiren bu sürünün zamanla daha küçük gruplara ayrıldığını gördük.
Bu büyüleyici manzara karşısında yolculuğumun hiç bitmemesini diledim kalabalık şehre doğru yol alırken. “İşte içinde sıkışıp kalmaktan şikâyet etmeyeceğim bir trafik!” diyerek düşüncelere daldım. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi