Osmanlıların geride büyük bir kültür mirası bıraktığı Bursa, kar yağdığında başka bir güzelliğe bürünüyor. Şehirde kalmayı tercih edenler kaplıcaların sıcacık sularında dinlenirken hareket isteyenler Uludağ’da kayak yapmaya çıkıyor. Ben ikisine de varım!

Medrese, cami, darüşşifa, imarethane, hamam gibi yapılarıyla külliyeler… Karagöz ile Hacivat’ın gölgelerinin karıştığı sokaklar… Yüzlerce yılın yorgunluğunu ağaçlara yaslanmış gövdeleriyle anlatmaya çalışan mezar taşları… Kim bilir hangi sandıktan çıkan eski eşyaları satan antikacılar ve içlerinde ticaretin bugün de devam ettiği hanlar... Üzerine tereyağı dökülen, iştah açıcı İskender kebap… Bacalarından buhar tüten kaplıca otelleri… Özetle, Bursa’nın merkezindeyim.
Emir Sultan Camii’nin bulunduğu yokuştan iniyorum. Cumbalı rengârenk evlerin önünden geçip panjurların ardında yaşanan koşuşturmaları hayal ederek turkuaz renkli çinilerle kaplı Yeşil Türbe'ye varıyorum. Merdivenlerin başında durup iki selvi arasından görünen türbenin çinilerle kaplı kapısının güzelliğini seyrediyorum bir süre. Türbenin içine girdiğimde duvarlardaki çiniler pencerelerden gelen gün ışığıyla daha çarpıcı bir hâl alıyor. Türbeden çıkıp Yeşil Camii'ye doğru ilerlerken aklımda ressam Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablosu var. Osman Hamdi Bey tabloda mekân olarak bu caminin üst katını resmetmişti. 
Çıkışta Tophane'ye yürürken, ani bir kararla, Bursa’nın içinde kıvrılarak akan Gökdere Nehri’ndeki Irgandı Köprüsü'ne yöneliyorum. Bursa’yı yürüyerek gezmem için beni teşvik eden kış güneşine uyup köprü üstündeki el sanatları atölyelerini dolaşıyorum. Köprü 1442 yılında yapılmış ve zaman içinde birkaç kez yenilenmiş. Eski hâline sadık kalınarak 2004 yılında restore edilen arastalı köprüdeki atölyelerde birbirinden güzel resimler, ebrular, cam eşyalar doğuyor. 
Dükkânlar ve tezgâhlar arasında gezdikten sonra Tophane Parkı'na geçiyorum. Burada Osmanlı tarihinin iki büyük isminin türbesi var. Biri, kısa bir süre içinde imparatorluğa dönüşen Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye, diğeri 1326 yılında Bursa’yı fetheden oğlu Orhan Gazi’ye ait. Bursa, Edirne’nin fethine kadar Osmanlı’nın başkenti; sonraki dönemlerde de imparatorluğun önemli bir şehri oldu; gördüğüm Osmanlı mirası camiler, çarşı ve hanlar bunun göstergesi.
 Osmanlı’nın son eserlerinden biri olan Saat Kulesi bana biraz hızlanmam gerektiğini söylüyor. Değil mi ya, zaman uçup gidiyor! Parkın merdivenlerinden inip Koza Han'ın önündeki meydana geliyorum. XV. yüzyıldan kalma İpek, Emir, Fidan hanlarının arasında keçecileri, yorgancıları, hallaçları, zahirecileri dolaştıktan sonra Bursa hanlarının 600 yıllık tarihini sahneleyen Koza Han'ın avlusundaki masalardan birine oturuyorum. Kese kâğıdının dışından bile elimi yakan kestanenin yanına mis kokulu bir çay geliyor. Koza Han demek, ipek demek. Üst kattaki dükkânlarda eşarplardan bluzlara, şallardan metrelik kumaşlara kadar ipekten yapılmış çeşit çeşit ürün karşısında seçim yapmakta zorlanırken ipek üzerine kök boyalarla işlenmiş Kaplumbağa Terbiyecisi'ni görünce aradığım güzelliği bulduğumu anlamam hiç de zor olmuyor. 
Bursa’nın sembol yapılarından biri olan Ulu Camii, adına yakışır şekilde heybetli. 20 kubbeli bu cami, Beylik dönemi Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri. İçeri girdiğimde kısmen aydınlatılmış iç mekânın loş atmosferi beni etkiliyor. 40 usta hattatın ayetler, dualar nakşettiği sütunları, duvarları karşısında hayranlıkla duruyorum. Caminin ortasında yer alan 16 kenarlı, mermerden yapılmış şadırvanda namaza hazırlananlar abdest alıyor. Gösterişli mihrabının güzelliğini seyrederken Karagöz ile Hacivat aklıma geliyor...Geleneksel gölge oyununun başkahramanları olan Karagöz ile Hacivat, halk arasındaki inanışa göre, bu caminin inşaatında çalışan iki usta demirciymiş. Başka bir iddia ise mihrapla ilgili; 1399 yılında yapılan bu harika eserin üzerindeki çiçek motiflerinin Güneş sistemini tasvir ettiği yönünde.
 Akşamüstü Çekirge semtindeki Karagöz Evi’nde gölge oyunu ustalarına ve onların eserlerine ayrılan salonları ziyaret ettikten sonra Bursa'daki ilk günümü adı bu kent ile özdeşleşen İskender kebap yiyerek taçlandıracağım. Tercihim, Tayyare Kültür Merkezi’nin hemen yanındaki, Köşe Mavi Dükkân adıyla bilinen kebapçı oluyor. 1867’den beri süregelen bu lezzet için herkes gibi ben de sıraya giriyorum. Yemekten sonra otelime dönüp günün yorgunluğunu tesisin içindeki sıcak su havuzlarının birinde atıyorum. Kaplıcalar Bursa’nın Oylat beldesinden Yalova’ya kadar uzanıyor. Bu şifalı sular insanın hem bedenindeki hem de ruhundaki yükü hafifletiyor. 
Ertesi gün şehir merkezini ardımda bırakıp teleferikle Uludağ'a çıkıyorum. Bursa'nın yokuşlarındaki son evler de aşağıda kalınca ormanlar başlıyor. Kuru dalların üzerine yağan kar incecik bir dantel gibi sarmış ağaçları. Hiç rüzgâr esmiyor, orman uykuda. Derken, dalları saran kar biraz kalınlaşmaya başlıyor. Altımıza bembeyaz bir halı serilmiş sanki. Manzara insanı çocuklaştırıyor; kabindeki turistlerle sevinç çığlıkları atıyoruz. Ama sesimiz biraz fazla çıksa karlar dallardan dökülüverecek duygusu içindeyiz. Teleferik yükseldikçe kar kalınlığı artarken ağaçların cinsi de değişiyor ve tepeleri çamlar kaplıyor. 
Teferrüç Mahallesi’nden hareket eden teleferik Sarıalan'a 20 dakikada ulaşıyor. Sonrasında minibüslerle yaklaşık yedi kilometrelik bir yolculuk yapıp oteller bölgesine varıyorum. Ortalık karla kaplı, güneş pırıl pırıl ve gökyüzü masmavi. Bu yolu arabanızla kat ederseniz çok güzel Uludağ manzaraları göreceğiniz köylere de gitme şansı bulabilirsiniz. Teleferik hattının ve istasyonların yenilenmesiyle Bursa’dan çıkıp en fazla bir saat içerisinde pistlerde kaymaya başlıyorsunuz. Üstelik kayak malzemeleri taşımanıza da gerek yok, otellerde malzeme kiralamanız mümkün. Telesiyejle pistlerin yukarısına çıkarken keskin soğuktan yüzümü korumaya çalışıyorum ama gördüğüm manzara bu soğuğa değer. Çamların arasından yukarı çıkarken gördüklerim de, aşağı inerken karşılaştığım manzara da hayli etkileyici. Bursa bir bulut denizi altında… 2 bin 543 metrelik yüksekliği ile Türkiye'nin en büyük kış ve doğa sporları merkezinde kayakçılar zorluk derecesine göre seçtikleri pistlerde kayak yapıyorlar. Uludağ'a gelmek için kayak yapmanız şart değil. Karlı manzaraların, sıcak şöminelerin, ışıklı fotoğrafların peşindeyseniz Uludağ’ın size de sunacağı çok güzellik var ve bu güzellikler kar kış demeden sizi bekliyor. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi