Kanada’nın çokkültürlü metropolü Montreal, sürekli üreten ama eğlenmesini de bilen, sanatın yenilikçi yüzüne sevgiyle bakan insanlarıyla yeni renklere kapı açıyor. Elbette ziyaretçilerine de…

Pasaportumu uzattığım gümrük memurunun ağzından dökülen ilk kelimeler “Bonjour Hello” oluyor. Şehirdeki ilk dakikalarımda duyduğum bu dil terkibiyle sonraki günlerde gittiğim her yerde karşılaşıyorum. Arcade Fire şarkıları gibi, Montrealliler Fransızca ile İngilizceyi iç içe konuşuyorlar.
Kuzey Amerika’nın ilk UNESCO tasarım şehri seçilen Montreal, bir yanda Arnavut kaldırımlı tarihî sokakları, Neo-Gotik yapıları, Viktorya dönemine ait mansard çatılı taş evleri, bir yanda modern Kuzey Amerika’nın alametifarikası gökdelenler ve ödüllü binalarıyla hem kafamı karıştırıyor hem beni kendine hayran bırakıyor. Bu sokakların içinde en çok şımartılmış olanı da St-Paul Sokağı kuşkusuz. Şık butikleri, Fransız, İspanyol, Polonyalı, İngiliz tarzı kafe ve restoranlarıyla bir Avrupa şehrindeyim sanki… Eski Kent’in en işlek meydanı adını 1535’te adaya ayak basan Fransız kâşif-gezginden alan Jacques-Cartier Meydanı. Yazın iğne atsan yere düşmez meydan; ressamlar, sokak şarkıcıları, turistler, teras kafeler ile çok canlı. 
St-Paul Sokağı’nın doğu ucundaki eski hal binası Marché Bonsecours kıyafet, hediyelik eşya, sanat, elişi ve akçaağaç ürünleri satan ilginç mağazalarla dolu bir yapı şimdilerde. Az ileride Notre-Dame-de-Bonsecours Şapeli. Leonard Cohen’in “Suzanne” şarkısında geçen limandaki kadın artık uzak ve tehlikeli yolculuklardan sağ salim dönen gemicileri beklemiyor ama şapelin tepesindeki yerinden St. Lawrence Nehri’nde tekne gezintisine çıkan turistleri selamlıyor. 
1829’da açıldığında Kuzey Amerika’nın en büyük kilisesi olan Notre-Dame Bazilikası’nın albenisi iç dekorasyonunda gizli. El oyması ahşaplar ve altın varaklı süslemelerin zenginliğinden çok etkileniyorum. Luciano Pavarotti’nin 1978’de burada verdiği konseri ya da Céline Dion’un 1994’teki gösterişli düğününü kaçırmış olabilirsiniz ama katedralde yıl boyunca sergilenen başka bir gösteriye davetlisiniz. İhtişamlı ışık ve ses efektlerinden oluşan gösteri Aura, akşamları katedrali nefes kesen bir âleme dönüştürüyor. 
Royale Meydanı’nda bir kafede hafif tütsülü karamelize tadına bayıldığım akçaağaç şuruplu krep yiyorum. Ardından Arkeoloji ve Tarih Müzesi beni zamanda bir yolculuğa çıkarıyor. Çünkü Pointe-à-Callière olarak bilinen bu alan Montreal’in doğduğu yer, üzerinde yürüdüğüm camın altında gördüklerimse arkeolojik kalıntılar! 
St-Jacques Caddesi’ndeki eski banka binaları bugün seçkin otellere, restoranlara, kafelere ev sahipliği yapıyor. Tarihî bir binanın ilk katındaki Crew Collective&Café de bunlardan biri. Kemerli yüksek tavanlı geniş salonda insanların sesleri yumuşak bir uğultu hâlinde yankılanıyor. Ben gösterişli bir banka binasını çalışma alanına dönüştürmenin ne güzel bir fikir olduğunu düşünürken yan masada bir grup genç kahve eşliğinde Alice Munro’nun son kitabını tartışıyor. Dünya ticaret merkezi ise içinde butikler, oteller, galeriler olan bir kompleks. Rengârenk camlarıyla ünlü Kongre Sarayı’na geçiyorum buradan. 
Ana alışveriş caddesi Ste-Catherine’deki bir kafede patates kızartması, peynir ve et suyu sosundan yapılan, Quebec’in meşhur yemeği poutine yiyerek enerji topladıktan sonra kalabalığa karışıyorum. Bir kitapçıdan hediyelik kupalar, akçaağaç kokulu mumlar alıyorum. Düşkapanları, Inuit ve Quebec sanatına özgü ürünler satan dükkânlara da uğruyor ve günümü gösteri ve sergi salonlarından oluşan büyük bir sanat kompleksi olan Quartier des Spectacles'da noktalıyorum. Dünyanın en iyi caz festivallerinden Montreal Uluslararası Caz Festivali'nin düzenlendiği meydan şehrin kültürel kalbi âdeta. 
Bir sonraki güne yerel çiftliklerden gelen taptaze ürünlerin satıldığı Atwater Pazarı’ndan başlıyorum. Bir satıcı öğle yemeğine hazır etmek için üç saat boyunca pişireceği paella’nın malzemelerini devasa bir tepsiye dizmekle meşgul. Bir başka tezgâhta Réunion Adası’na özgü yemekler hazırlanıyor. Bugün hava güzel; marketten çıkanlar Lachine Kanalı boyunca yürüyüş yapıyor. Kanalın sonundaki Eski Liman’a varıyorum. Uzaktaki Jacques-Cartier Köprüsü’nü bir de rengârenk aydınlatmalarıyla görmek için akşam tekrar geleceğim çünkü ışıkları mevsime göre ve Montreallilerin sosyal medyadaki paylaşımları üzerine interaktif olarak sürekli değişiyor. Yani ulaşım için hayati önem taşıyan köprü, şehirdeki yaşamın da modunu yansıtıyor!
Olimpik Park 1976 Yaz Olimpiyatları için inşa edilmiş. Bugün şehrin önemli bir spor kompleksi. 165 metrelik yüksekliği ve 45 derecelik açısıyla dünyanın eğimli en yüksek kulesi olan Montréal Kulesi’ne fünikülerle çıkarak şehre bir de tepeden bakıyorum. Stadyumla aynı yerdeki Insectarium, Botanik Bahçesi ve Planetaryum da ziyareti hak ediyor. Insectarium’da birbirinden şaşaalı şekil ve renklerde yüzlerce böceği, mikrokozmosta bir moda gösterisine gelmişim gibi inceliyorum. Planetaryumun 360 derecelik kubbesine yansıtılan görüntülerle evrende bir yolculuğa çıkıyorum.
Şehre adını veren Mont-Royal Tepesi'ne Montrealliler gururla “dağ” diyor. Tepedeki seyir terasından şehir merkezini ve St. Lawrence Nehri’ni görüyorum. Halkın her mevsim açık hava ve spor aktiviteleri için geldiği Mont Royal Parkı’nda kışın donmuş gölün üstünde patenle kayanlar, yürüyüş yollarında kayak yapanlar var.
Güzel Sanatlar Müzesi’ne gitmeden önce Sherbrook Bulvarı üzerindeki XVI XVI restoranına uğruyorum çünkü buranın çalışanları arasında bir de robot var. Hayatımda ilk kez bir robotun elinden soda içerken kendisiyle biraz laflıyorum! Ayrılmadan önce bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyorum. Haute couture galerilerin, lüks butiklerin sıralandığı Crescent Caddesi’nde ilerlerken çok yüksek bir binanın cephesindeki duvar resminden bana bakan Leonard Cohen’le göz göze geliyorum. 
Montreal’in çokkültürlülüğü ona muazzam çeşit ve kalitede bir gastronomi birikimi armağan etmiş. Nerede olursanız olun yürüyerek beş dakikada İrlanda, Hint, Lübnan veya Japon restoranları bulmanız mümkün. Bulvar St-Laurent bu çokkültürlülüğün gerçek bir yansıması. Şehri baştan başa dik bir çizgiyle geçen bulvardan aşağı şöyle bir inin. İtalyan, Portekiz, Çin, İngiliz mahallelerindeki çeşitliliğe şaşıracaksınız. 1900’lerde Litvanya göçmeni bir ailenin et saklama yönteminden doğan tarifle Romanyalı Reuben Schwartz’ın açtığı Schwartz’s Deli’de efsaneye dönüşen füme etli sandviç yiyorum. Etin tütsülü kokusu ve yumuşacık sulu tadı hâlâ aklımda. 
Mile End’de odun ateşinde pişmiş geleneksel bagel’ları yapan ünlü fırınlar var. St-Viateur Bagel’dan birkaç çeşit alıyorum, en çok tercih edilen klasik susamlı bagel’la harika bir kahvaltı… Plateau eskiden işçi sınıfı semtiyken 60’lardan itibaren sanatçıların ve yazarların yerleşmesiyle değişiyor. Bohem kafeleri, sanat galerileri, kitapçıları, tasarım mağazaları, vintage dükkânları gezerken her sokak arasında, bina cephesinde karşıma hayranlık verici duvar resimleri çıkıyor. St-Louis Meydanı’ndaki bankta oturmuş kuruyemişle sincapları beslerken Viktorya dönemi evlerinin en güzel örnekleriyle çevrili bu ufak parkı şehrin en güzel meydanı ilan ediyorum!
Montreal Fransız ya da İngiliz değil; Kuzey Amerikalı demek de yetmiyor. Montreal bunların hepsi çünkü. Burada herkes göçmen, herkes yerli. Ben de bu kente ayak bastığımdan beri Montrealliyim! Bu yüzden bir sonraki buluşmamıza kadar “A bientôt, see you later Montréal!”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi