Hep bir ağızdan şarkılar söylenen, portakal bahçeleri mis gibi kokan bir Akdeniz şehri Valensiya. Her mevsimde ayrı bir güzelliğe bürünen, zamanı unutturan bir “mutlu insanlar” diyarı…

İspanya denilince akla ilk gelen şehirler Barselona ve Madrid olsa da ülkenin doğusunda gezginlerin gözünden kaçan Valensiya renkli hayatıyla ışıldıyor. Köklü tarihi ve anıt yapıları, hareketli sokakları, yılın pek çok ayında Akdeniz güneşinin etkisindeki ılıman iklimi, park ve bahçelerinden yayılan portakal kokularıyla hem güzel bir tatil hem de eğlence beldesi bu kent. 
El Carmen bölgesindeyim, yani Eski Şehir çevresinde… Arnavut kaldırımlı caddeler, dar ara sokaklar açık hava müzesinde gezinti hissi veriyor insana. Sokakları süsleyen el boyaması seramik çiniler bu bölgeye eşsiz bir cazibe katmış. Ekmek yapan bir fırıncının, mutfakta balık pişirmeye hazırlanan restoran şefinin de aralarında bulunduğu rengârenk kompozisyonlar birçok binanın köşesinden selamlıyor geleni geçeni. 
Valensiya Katedrali (Catedral de Santa Maria de Valencia) inşa edildiği XIII. ve XV. yüzyıllar arasının Romanesk, Gotik ve Barok mimarilerinin bir sentezi. Bütün bunları gördükten sonra dayanamayıp katedralin yanındaki El Miguelete çan kulesine tırmanıyorum. Şehri kuşbakışı görebilmek için çıktığım 207 basamağın yorgunluğu, karşımdaki ezber bozan ve gösterişli fütüristik mimarinin uyandırdığı hayranlıkla uçup gidiyor. 
Avrupa'nın en ünlü sivil Gotik anıtlarından biri olarak gösterilen ve XV. yüzyılda yapılan Lonca Binası da (Llotja de la Seda) ziyareti hak ediyor. UNESCO korumasındaki binanın kubbeli tavanları altında, burgulu ince uzun sütunları arasında yürüyorum. Bir zamanlar ipek ticaretinin yapıldığı bu binada, tüccarların koşuşturmalarını, kumaş satarken duydukları heyecanı hayal ediyorum. 
Eski Şehir’de El Mercat Mahallesi’ndeki Merkez Pazarı (Mercat Central) hem göze hem de damağa hitap ediyor. Art Nouveau ve Gotik mimari tarzlarını harmanlayan tarihî yapı Avrupa’nın en büyük ve etkileyici kapalı pazarlarından biri. Buradaki 900’den fazla tezgâh, peynirden balığa ve egzotik meyvelere kadar birçok yerel, mevsimsel ürünle dolu. 
Merkez Pazarı'nın çıkışında Valensiya’nın meşhur paella’sının peşine düşüyorum. Pirinç, et, yeşil fasulye ve safranla hazırlanan bu geleneksel yemek genelde öğle öğünü olarak servis ediliyor. Paella, şehrin her köşesinde bulunsa da Riuà Restaurant otantik lezzetiyle tanınmış. Sahildeki Casa Carmela da öyle. Bu yemeğin neden bu kadar ünlü olduğunu ağzıma attığım ilk lokmada anlıyorum. Safran ve baharatların farklı malzemelerle uyumu damağımda sözcüklere sığmayacak bir lezzet bırakıyor. İspanya’nın ünlü mezesi tapas’a gelince, listenin en başında Casa Montaña var. Cabanyal Mahallesi’ndeki bu mekân kapılarını 1836’da açmış. Şık ve sıcak bir atmosfere sahip restoranda özel malzemelerle hazırlanmış muhteşem tapas’lar sunuluyor.
Yemekten sonra İspanya’nın 12 hazinesinden biri sayılan ve 2005 yılında açılan "Sanat ve Bilim Şehri"ni (Ciutat de les Arts i de les Ciències) gezmeye hazırım. El Miguelete çan kulesinden gördüğüm, âdeta bir uzay üssünü andıran bu yapı topluluğu gerçekten göz alıcı ve bütün bir gün gezilecek kadar kapsamlı. Mimar Santiago Calatrava ve Félix Candela tarafından tasarlanan ve beş binadan oluşan bu modern yapıları gezmeye Bilim Müzesi’nden (Museo de les Ciències) başlayabilirsiniz. Bir bölümü balina iskeleti formunda inşa edilen müzede pek çok şeyi dokunarak, itip çekerek, hissederek, kısacası etkileşim içinde öğreniyorsunuz. Bu özelliğiyle müzeye, dört bir yanda neşeyle koşturan çocuklar da bayılıyor. Botanik Parkı’nı (El Umbracle) gezerken lavanta, kekik gibi aromatik bitkilerin kokusu insanı mest ediyor. Dev palmiye ve portakal ağaçları gölgeleriyle ziyaretçileri serinletiyor. El Oceanogràfic Binası ise Avrupa’nın en büyük akvaryumu. 500 farklı türden 45 bin deniz canlısı var burada. Bugüne kadar belki de hiç görmediğiniz deniz canlılarıyla tanışmak için kaçırılmayacak bir fırsat. Müzenin El Hemisfèric bölümü, iç bükey tasarımıyla IMAX sinema keyfi yaşatıyor. Yarım daire şeklindeki yapı gözkapağına benziyor, önündeki havuza akşam saatlerinde yansıdığında ise “göz” sanki tamamlanıyor. Opera Binası (Palau de les Arts) ve Agora ise muhteşem ambiyansıyla konserlere ve gösterilere ev sahipliği yapıyor. Valensiya yolculuğuna çıkacaklara internetten etkinlik programına bakıp önceden bilet almalarını önereyim; aksi takdirde gişe önünde hayal kırıklığı yaşama riski var.
Bir şehirde ünlü ressamların tablolarının yer aldığı bir müze bulmuşsam bunları görme fırsatını asla kaçırmam. Valensiya Güzel Sanatlar Müzesi (El Museo de Bellas Artes de València), bölgedeki kiliselerden ve manastırlardan toplanan, aralarında Van Dyck ve Goya’nın tablolarının da yer aldığı, Romantik dönemden Rönesans’a uzanan yelpazede pek çok sanat eserini barındırıyor. Valensiya’nın en önemli ressamlarından Joaquín Sorolla’yı da burada keşfediyorum; odalardan biri bu ünlü sanatçının yaşamına ve sanatına adanmış. 
Valensiya yıl boyunca on binlerce insanın katıldığı festivallerin şehri. Eğlence ve heyecan dozu oldukça yüksek karnavallarının tarihlerini öğrenip not etmekte fayda var. Baharın gelişini kutlamak için mart ayında Kukla Festivali düzenleniyor. Yapımı için bir yıl boyunca çalışılan ve yüz binlerce avro harcanarak yapılan dev kuklalar şehrin sokaklarında dolaştırıldıktan sonra yakılıyor. Valensiya’ya 30 dakikalık uzaklıktaki Buñol kasabasında düzenlenen Domates Festivali ise her yıl ağustos ayında binlerce ziyaretçinin gelip domates savaşı yaparak stres atmasını, eğlenmesini sağlıyor. Festivallerde konserler, boğa güreşleri, havai fişek gösterileri de eksik olmuyor. Şehrin bağımsızlık günü olan 9 Ekim’de sokaklar kutlamalarla daha bir canlanıyor. 9 Ekim’i daha da şenlikli kılan bir diğer nokta da, Valensiya’da Sevgililer Günü olarak bilinen Aziz Dionysos kutlaması. O gün geleneğe uygun olarak, erkekler kadınlara mendile sarılı, mocadorà veya mocaorà adıyla bilinen marzipan şekeri ikram ediyor.
Merkez Pazarı'ndan beş dakikalık uzaklıkta, Valensiya’nın en popüler kafelerinden biri olan Horchatería Chocolateria Santa Catalina'da keyifli bir mola veriyorum. Kafenin bu kadar ünlü olmasının nedeni yer bademiyle hazırlanan ve orxata veya horchata olarak bilinen sütlü içeceği en iyi yapan yerlerden biri olması. Ayrıca yanında servis edilen ve içine batırabileceğiniz fartons adlı kekle harika gidiyor. Çinilerle süslü bu tarihî kafe, başka yiyecekler ve hamur işleri de satıyor ama horchata’sı bir harika!
İster antik kalıntılarını gezin ister bilim dünyasını keşfedin ister yeni mutfak tecrübeleri edinin ister sahillerinde yüzünüzü okşayan rüzgârı hissedin… Seyahat zevkiniz nasıl olursa olsun Valensiya sizi mutlu edecek. Hem ilham veren hem de ufkunuzu genişleten bu ışıltılı şehir, Akdeniz’in en sevdiğiniz kıyı destinasyonlarından biri olacak, eminim. Kendini size de sevdirmesi için ona mutlaka şans verin.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi