Onlar İstanbul’un tarihî serüveninin gökyüzüne uzanan ilham verici tanıkları… Kulelerden söz ediyorum: Şehre yüksekten bakan Galata ve Beyazıt kulelerinden; yakınından gelip geçen gemileri selamlayan Kız Kulesi’nden…

Doğanın Boğaz’la taçlandırdığı İstanbul, bütün zamanların en ilgi çekici şehirlerinden biri. Tarihin ve doğanın bu denli cömert davrandığı bu kent mimari şaheserlerin de buluşma noktası. Ayasofya’dan Topkapı Sarayı’na, Süleymaniye Camii’nden Kapalıçarşı’ya uzanan listede başlarını kaldırıp “Biz de buradayız!” diyen ve sembolik değer taşıyan üç de kule var. Birbirlerinden farklı hikâyeleri olan bu kuleler romanlardan şiirlere, gazete haberlerinden sanat etkinliklerine kadar birçok yerde de boy göstermişler. Renklerin de şairi olan Bedri Rahmi Eyüboğlu şöyle dememiş miydi?: İstanbul deyince aklıma kuleler gelir./Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır./Ama şu Kız Kulesi’nin aklı olsa Galata Kulesi'ne varır./Bir sürü çocukları olur…
Bir şiirin en güzel dizelerine benzeyen bu üçlüden ilkinin yanına gitmek için Beyazıt Meydanı’nın yolunu tuttum. İlk kule ziyaretimi Tarihî Yarımada’nın narin yapısı Beyazıt Kulesi’ne yapıyorum. Yangınları gözlemek ve tulumbacılara haber etmek amacıyla 1828 yılında bugünkü hâlini alan kule, yedi tepeli şehrin o gün bugündür ayrılmaz bir parçası.
O devirde şehirde bir yangın çıkınca kuledeki nöbetçiler gündüz sepet sarkıtarak, gece ise fener yakarak haber verir, uyarıyı duyan tulumbacı takımları da yangın yerine doğru hızla yola çıkardı. Yüzyıllar geçti, ahşap yapıların giderek azalmasıyla büyük yangınlar da tarihe karıştı. 85 metre yüksekliğindeki kuleye de İstanbul’un hava durumunu bildirme görevi kaldı.
Kulenin tepesini aydınlatan ışığın rengi İstanbullular için hava tahmin raporu yerine geçiyor şimdi. Beyazıt Kulesi’nde mavi ışık yanıyorsa sevindirici haber; ertesi gün hava güzel olacak demektir. Kırmızı renkli ışık, kar; yeşil, yağmur; sarı, sis anlamına geliyor. Kule, İstanbul Üniversitesi’nin kemerli anıtsal kapısının ardında, ait olduğu meydandan ve hâkim olduğu tepeden İstanbul’a bakıyor. Biraz uzakta Tarihî Yarımada’yı çevreleyen Marmara Denizi, Boğaz, Haliç ve kıyıları; yakın planda camiler, Beyazıt Meydanı ve Kapalıçarşı gibi anıtlar…
Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılan Bayezid Külliyesi’nin huzurlu avlusunda dinleniyorum kuleden inince. Sonra da kitap sayfalarının hışırtısını takip edip Sahaflar Çarşısı’nda buluyorum kendimi. Kapalıçarşı’nın Fesçiler Kapısı ile Beyazıt Meydanı arasındaki çarşı kitap meraklılarını başka bir dünyaya taşıyor âdeta. Eski İstanbul gravürleri ve Tarihî Yarımada haritalarıyla dolu bir tezgâhın başında İstanbul’un geçmişine dönüyorum bir süreliğine de olsa.
Sonrasında Galata’ya doğru yaptığım yürüyüş başta Kapalıçarşı olmak üzere şehrin önemli tarihî mekânlarını ziyaret etmemi de sağlıyor. Kapalıçarşı’nın altın, mücevher, halı ve hediyelik eşya satan dükkânlarının ışıkları birbirinden cazip başka şeyler de gösteriyor bana. Derken, Eminönü’nde Yeni Cami’nin merdivenlerinden güvercinler havalanıyor. Galata Köprüsü’ne geldiğimde, balık kokusunun cezbedici çağrısına uyuyor, bir İstanbul geleneği olan balık ekmeğin tadını çıkarıyorum. Bu anlarda, köprünün adaşı Galata Kulesi martıların ve bulutların arasından daha bir canlı görünüyor. 
Vapur düdüklerini dinleyerek, balık tutanları seyrederek geçtiğim köprü beni Karaköy’deki Bankalar Caddesi’nin girişine kadar getiriyor. Art Nouveau cephesiyle hayranlık uyandıran tarihî Minerva Han’a (günümüzdeki adıyla Kasa Galeri) uğrayıp güncel sergilerden birini geziyorum. İstanbul manzarası, Kapalıçarşı, Galata Köprüsü, sanat galerisi derken Bankalar Caddesi ile Banker Sokağı’nı birleştiren, İstanbul’un en romantik merdivenleri olan Kamondo Merdivenleri’nin kıvrılarak yükselen basamaklarını tırmanmaya başlıyorum.
Galata’yı adımlamak, bir semtin belleğinde dolaşma hissi uyandırıyor insanda. Çağlar öncesinde surlarla çevrili olan Ceneviz mahallesinin gölgesi hâlâ bu sokaklardaymış gibi bir duyguya kapılıyorum. Hele taş duvarların, dar sokakların üzerinde yükselen Galata Kulesi karşıma dikilince tamamen soyut bir kavrama dönüşüyor sanki takvim. Asırlar boyu kâh yıldızlar gözlenmiş bu kuleden, kâh Boğaz’ın mavisi şimdilerde İstanbul’un modern hâli gözleniyor sivri külahının altından. Tarihi VI. yüzyıla kadar uzanan kuleye asansörle çıkıp muazzam bir İstanbul manzarasını seyre dalıyorum. Galata Kulesi’nden kendi tasarladığı kanatlarla karşı yakadaki Üsküdar’a kadar uçtuğu söylenen Hezarfen Ahmed Çelebi’yi düşünmeden edemiyorum. Yeniden asansöre binip çıkış kapısına iniyor, kuleden ayrılıyorum. Kulenin çevresindeki restoranlar tıklım tıklım dolu. Bir akordeoncu meydanı ezgilerle doldururken ben Küçük Hendek Sokağı’na sapıyorum. Galata ruhuyla uyumlu atmosferi ve özel baharatlarla hazırlanan kahveleriyle Federal Coffee Company’de küçük bir kahve molası veriyorum. Taze çekilmiş kahvenin yanında günlük olarak hazırlanan tatlı önerisine de kayıtsız kalamıyorum. Buradaki molam Karaköy’den kalkacak Üsküdar vapuruna yetişmek için son buluyor.
Püfür püfür Boğaz havası martıların beyaz kanatlarını okşarken vapur Üsküdar iskelesine yanaşıyor. Rengârenk çiçek tezgâhları etrafında koşuşturan yolcuların arasından ve Lale Devri’nde yapılmış III. Ahmed Çeşmesi’nin yanından geçip sahil yolunda yürümeye başlıyorum. Üç kuleyi gezmek için yola çıkıp muhteşem bir İstanbul gezisi yaptığımı fark ediyorum Salacak’a vardığımda. İşte benim için her zaman bir parça gizem taşıyan Kız Kulesi karşımda duruyor. Sahilden kalkan küçük motorlardan biriyle geçtiğim kule, iki kıtanın ortasında, Boğaz’ın benzersizliğini taçlandırsın diye inşa edilmiş, gizemli bir masalın başkahramanı âdeta.
Küçük adacığa adım atar atmaz kulenin trajik âşıkları Hero ve Leandros’un hikâyesinin içindeyim işte. Derler ki; bir zamanlar güzeller güzeli Hero, tanrıça Afrodit için düzenlenen bir törene katılmak için kuleden ayrılmış ve Leandros adlı bir gence gönlünü kaptırmış. Sevdalılar gizlice buluşmaya başlamışlar. Leandros aşk uğruna her gece kıyıdan kuleye yüzmüş. Fırtınalı bir gecede yine kulaç atarken Hero’nun kendisine yol göstermek için yaktığı fener sönmüş. Leandros dalgaların arasında sonsuza dek kaybolmuş. Acı haberi alan Hero da kendini Boğaz’ın sularına atmış. Denizin üzerinde şimşek hızıyla yol alan yelkovan kuşu sürüsünü kulenin balkonundan seyrederken Hero ve Leandros’un sulara karışmış aşkı köpük köpük vuruyor kulenin kıyısına sanki. O sırada Kız Kulesi başka bir öykü fısıldıyor. Kim bilir hangi Bizans imparatorunun kızı kulede yaşamaya mahkûm edilmiş! Nedeni de bir kehanetmiş. Kehanete göre, imparatorun biricik kızı bir yılan tarafından sokularak genç yaşta ölecekmiş. Kızını bu akıbetten korumak isteyen imparator onu denizin ortasında inşa edilen kulede tutarak güven altına almak istemiş. Ancak kehanetin gerçekleşmesine engel olamamış. Saraydan kuleye gönderilen bir üzüm sepetinin içine saklanan yılan prensesin sonunu hazırlamış. 
Efsaneler şehrinde gün biterken Kız Kulesi’nin içindeki küçük hediyelik eşya mağazasına uğrayıp Kız Kulesi formunda bir kitap ayracı alıyorum. Güneş ufukta henüz kızarmaya başlamışken kulenin içindeki restoranda akşam yemeğine gelecekler için yoğun bir hazırlık göze çarpıyor. Ben akşam alacasında kulenin ardındaki İstanbul’un değişen renklerini izlemek üzere Salacak’a geri dönüyorum. Kıyıda içtiğim sıcak çayın buğusu, batan güneşin kızıllığında eriyip gidiyor ve İstanbul iki kıta arasında yeni bir geceye başlıyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi